7 Mayıs 2016 Cumartesi

DEPLASMAN


Sanem Helvacıköylü için  

Nesneleri düşünce gücüyle hareket ettirebileceğime inanmışımdır. Hiç beceremedim ama umutluyum. Günün birinde olacak, eminim. Zamana ve pratiğe ihtiyacım var o kadar.

Henüz yataktayken günün ilk denemelerini yapmıştım.  Yeni uyanmış insan zihnine gereğinden çok güveniyor olmalıyım. Hele kendiminkine. Başaramamıştım, yorgan ağır ve gönülsüz, yastık fazla tembeldi. Kahvemi koyup çalışma masama geçtiğimde de durum aynıydı, ne kupayı kaldırabilmiş ne kalem oynatabilmiştim. Epeydir kalem oynatamıyordum zaten, yeni değildi. Evet, kelime oyunu yapıyorum.

İkinci kupamı doldururken şeker de attım kahveme. Yazmadan önce de evde şekerli ne bulursam yerim. Yoksa da gider alırım, kerhane tatlısı, bülbül yuvası, lokma fark etmez. Olur a metinlerimdeki gayriciddi tonu neye bağlayacağını bilemeyen eleştirmen çıkar diye söylüyorum bunları, zorlama bir humor arayışından çok Tatlıcı Zeki’dir nedeni, bilinsin isterim. Neyse işte, kanımdaki şeker oranıyla birlikte farkındalık seviyemi de arttırabileceğimi düşünmüştüm ama işe yaramadı taktiğim. Kaşığı bile eğemedim. Güya kaşık yoktu.

Bir saat kadar daha denedikten sonra bıraktım. Günümde değildim, zorlamamalıydım. Hemen Calvino’mun  başına geçtim, henüz okumadığım öykülerini okumaya başladım. Önceki hafta en sıkı hapishane filmleriyle en güzel Calvino öykülerini seçmeyi tasarlamış, ikisinde de ilk üçü bir türlü oluşturamamıştım. İşsiz kalmayagörsün insan nelerle uğraşıyor.

İlk öyküyü bitirmek üzereydim ki Sanem Hanım aradı, Edirneli bir okurum. Telefon numaramı bildiğini bilmiyordum, yine de şaşırmadım. Diğer yazarlara oranla okurlarımla daha bir içli dışlıyımdır. Sayıları o kadar az ki, inat etsem burçlarını bile ezberleyebilirim.

Sanem Hanım’ın Edirnespor Kadın Basketbol Takımının menajeri olduğunu hatırlıyordum. Aynı zamanda İngilizceden yazınsal çeviriler de yapıyordu. Hatta bir öykümü İngilizceye çevirmiş, Londra’da çıkan aylık bir dergide yayınlanmasını sağlamıştı. Beni Kraliçe de okudu mu hala merak ederim.

Heyecandan sesi titriyordu Sanem Hanım’ın, kendimi bir an Mark Twain gibi hissettim, ya da Çehov. Ondan sakin olmasını istemek, benim de herkes gibi yalnızca bir insan olduğumu itiraf etmek üzereydim ki, hayati bir maç için Adana’ya geldiklerini, ASKİ karşılaşmasından puan alamazlarsa küme düşeceklerini, Adana’da tanıdığı tek kişi olduğumu ve taraftar desteğine ihtiyaç duyduklarını söyleyiverdi. Yıkılmıştım, tam bir hayal kırıklığıydı.

Sanem Hanım’a, tezahürat konusunda ısrarcı olmaması şartıyla, maçı izleyeceğime dair söz verdim ve telefonu kapadık.  Önümde beş saatten fazla süre vardı, hemen Calvino’ma döndüm ben de. Hemen herkes öykülere dönmeli çünkü.

“Komutanlığa Yürüyüş” ve “Pastanede Soygun” ilk üçe girecek gibi görünüyordu ama asıl öyküme, bir numarama henüz rastlamamıştım. Son ana kadar da bulamadım onu.

Maçın başlamasına yarım saat kalana dek kesintisiz okudum. Yemek yemeyi bile unutmuşum. Gömleğimi giyip evden çıkmaya hazırlanırken son bir öykü daha okuyasım gelince, İçindekiler sayfasına hızlıca göz attım.

Ve onu gördüm. Daha önce dikkat etmemiş olmam tuhaftı, öyküleri sırasız okuduğum için sık sık bakıyordum çünkü listenin olduğu sayfaya, nasıl ıskalamıştım hayret. Park Sırasında Bir Yaz Gecesi’ydi ismi, ki bu bile yeterliydi benim için. Park öykülerini hep sevmişimdir. 

Okumayı bitirir bitirmez kitabı kanepeye bırakıp ayağa fırladım. Maça geciktiğim için değil, iyi öykülerin bende böyle bir etkisi oluyor. Nedenini hiç sorgulamadım açıkçası, okur okumaz ayağa kalkıveriyorum.

Heyecanlanmıştım, karşımda Italo duruyordu sanki, gözlerimin içine bakıp gülümsüyordu, kucaklaşmak üzereydik. Harikulade bir öykü keşfetmiştim gerçekten de, hazine gibi bir şeydi benim için. Gömleğimin düğmelerini iliklerken mutluluktan uçabilirdim. Nesneleri düşünce gücüyle hareket ettirmektense uçmayı denemeliydim belki de. Konsantrasyona da farkındalığa da ihtiyaç yoktu bunun için, mutluluk yetiyor gibiydi.

Spor salonu uzakta değildi neyse ki, tempolu bir yürüyüşle on dakikaydı. Maçın başlamasına da o kadar kalmıştı zaten. Önüm ilikli, daha fazla zaman kaybetmeden neşeyle koyuldum yola.

Apartmandan çıkar çıkmaz da yitirdim o hissi. Sevinçler de ne çabuk yitiyordu.  Soğukluk hissettim etrafıma karşı, deyim yerindeyse söndüm. Yoksa değil mi? 

Sıcaktı aslında, aynı zamanda basık ve karanlıktı da. Gürül gürül bir nisan yağmuru gelecek gibiydi. Başka türlü rahatlayacağı, aydınlanacağı yoktu havanın. Romanına başlamaktan başka çıkar yolu olmayan bir yazar kadar dolmuş ve gergindi.

Bense hiç tanımadığım bir şehre adım atıyordum sanki, üstelik hiç istemediğim halde. Tedirgindim. Önce apartman kapısının hemen yanındaki tezgahının başında bekleyen Necati Dayı’yla selamlaştık. Yıllardır hep aynı yerde kaçak sigara, çakmak gazı, deodorant, şu bu satar Dayı, Adana’nın eski boşboşçularındandır. Sesi bir garip, yabancı geldi ilk kez.

“İyi günler yeğen.”

Sonra da kısa bir süredir apartmanın önünde nergis satan sevimsiz çiçekçinin selamına karşılık verdim mecburen.

“Erkencisin abi?”

Bira almaya çıktığımı sanmıştı muhtemelen. Önünden her geçişimde laf yetiştiriyor, ardından da elimde poşet varsa içindeki şişeleri saymaya çalışıyordu kaç gündür. Benim birama matematiği yetmezdi halbuki. Hiç cevap vermeden devam ettim yoluma. Gazipaşa Bulvarı’nda ışıklara kadar yürüyüp Valiyolu’na saptım. Salon bu yolun sonundaydı.

Çift sıra portakal, turunç, mandalina ağaçlarının süslediği Valiyolu’nda yürürken aklıma bir fobi geldi ansızın. Ya bir ağacın altından geçerken kafama turunç düşer de felç kalırsam? Daha beter huzursuzlanıp karşı kaldırıma geçtim, nispeten az ağaç var gibiydi o tarafta. Hayatım yeterince zorlu değilmiş gibi iyiden iyiye cehenneme çevirmek için elimden geleni yapıyordum. Umarım turunç fobim kalıcı olmaz. Her şeyden önce çok saçma çünkü, kimseye açıklayamam. Gerçi güvercin korkumu da açıklayamıyorum.

Salonun avlusunu çevreleyen demir parmaklıklara yaklaştığımda, maça yetişeceğimi anladığımdan adımlarımı biraz olsun yavaşlatmıştım. Gerginliğim devam ediyordu ve aklım maçtan çok hapishane filmlerindeydi. Bresson’un Bir İdam Mahkumu Kaçıyor’u şüphesiz ilk sırada olacaktı, Esaretin Bedeli ve Kelebek de ilk üçe girmeliydi. Filmleri çoktan belirlemişim de farkında değilmişim meğer. Her neyse, avluya girerken en güzel Calvino öykülerini de, en sıkı hapishane filmlerini de seçmiş olmanın rahatlığının yanı sıra, apartmandan çıkışımla birlikte yapışan o lanet sıkılganlık da vardı üzerimde. Uç hisleri birlikte yaşamışımdır hep.

Gişedeki kız biletimi verirken ya geç kaldığım için ya da bozuk param olmadığından sitemkar, hatta kızgın bir tavırla uzattı para üstünü. Bana öyle gelmiş de olabilir. Dediğim gibi, gergindim. Salona girerken de ceplerimi arayan güvenlik görevlisiyle tartışacaktım az kaldı. Çakmağım olmadığına dair yemin etmemi bekler gibiydi. Üç kez sordu, iki kez aradı ceplerimi. İstesem kama ya da balta sokabilirdim salona, öyle çakmağa odaklıydı adam. O motivasyonla, bulsa çakmağı eğebilirdi pekala.

Salona girmemle birlikte büyük bir uğultu koptu. Maç başlamak üzereydi, ilk beşler son talimatlarını alıyordu koçlarından. Tribünler dolu ve ateşliydi, bu kadarını beklemiyordum. Taraftarlara dikkat kesildiğimde yanlış maça geldiğimi sandım önce, hepsi Demirsporluydu çünkü. Formaları, bayrakları hatta tezahüratları bile bir kadın basketbol maçına ait değildi, buram buram futbol kokuyordu. Şehirlerinin takımını bu kritik maçta yalnız bırakmak istememişlerdi anlaşılan. Ceplerine az biraz para konmuş da olabilirdi tabii.

Aynı eğretiliği salondan ayrılana dek gözlemledim. Tepkilerinden basketbolu pek bilmedikleri de anlaşılıyordu üstelik. Çeyrek sonunda ilk yarının bittiğini sanıp sigara içmek için dışarı çıkmaya yeltenen de oldu, Edirnespor’un hızlı hücumlarında ofsayt beklentisiyle bağrışan da. Çok az abartıyorum.

Yerim ASKİ bankı tarafındaydı, yine de Sanem Hanım’ı rahatlıkla görebiliyordum, hiç oturmuyordu çünkü. Telefondaki heyecanı artarak sürmüştü belli ki. Baskı altındaydılar, hem oyunda hem de psikolojik olarak. Ben de öyleydim. Salona girmemden kısa bir süre sonra, apartmandan çıkmamla başlayan huzursuzluğumun nedenini anlamıştım: İnsanlar boğuyordu beni. Ağrısının tam yerini onu arttırmak pahasına eliyle bastırarak bulan birinin yaptığını, binlerce kişinin toplandığı bir salona girerek yapmıştım ben de.

Bu fikir maçı izlediğim halde hiçbir şey görmeyecek duruma gelinceye, hangi takım hangi potaya hücum ediyor karıştırıncaya kadar büyüdü içimde. Çiçekçi, biletçi, güvenlik görevlisi ya da taraftar, insanlardan uzaklaşmalıydım. Kendimi, en hafifinden, yabancı hissettiriyordu iletişim. Ne para üstü almak istiyordum ne de selam vermek. Bir an önce evime dönmeliydim, sessizliğime, yalnızlığıma, kitaplarıma ve saçmalıklarıma. Benim basketbol maçında ne işim vardı…

Salondan çıktığımda kaçıncı çeyrek oynanıyordu bilmiyorum. Maçı izlediğimi söyleyebilecek kadar kalmıştım ama, görev tamamlanmış sayılırdı.  Salondan ayrılırken son kez Sanem Hanım’a baktım suçlulukla. Endişeli görünüyordu, takımı yeniliyor olmalıydı. 

Dönüş yolunda daha da hızlıydı adımlarım, bir ara koşmuş bile olabilirim, öyle yorulmuştum Gazipaşa Parkı’na vardığımda.

Elli metre kaldığı halde eve çıkacak son gücü bulamamış, bankın birinde biraz olsun soluklanmak istemiştim. Neyse ki kalabalık değildi park, tıpatıp kendisine benzeyen minik kızıyla şakalaşan genç bir anne, önünde hiçbir zaman müşteri görmediğim, arkasındaki iki direğe gerdiği ipe karakalem portrelerini asmış bir sokak ressamı, Kraliçe’den bile yaşlı duran ihtiyar bir kadından başka kimse yoktu.

Anne kız aynı renk elbiseler giymişlerdi, matruşkalara benziyorlardı. Ressam arada bir arkasına dönüp portreden çok karikatürü andıran resimlerine bakıyor ve muhtemelen mizah dozunu ayarlamayı bir türlü beceremediği için kendi kendine söyleniyordu. Hüzün dolu gözlerini boş süs havuzuna dikmiş yaşlı kadının kucağında kapalı bir şemsiye duruyor, eşarbından taşan ak saçları çizgili deftere benzeyen kırışmış alnına dökülüyordu.

Oyuna tekrar girmeyi bekleyen bir oyuncu gibi oturuyordum bankta. Olduğum yerden balkonumu da görebiliyordum, ki bu biraz yatıştırmıştı beni, dinlendirmişti. Önce bira alacak sonra da eve gidip kitap okuyacaktım, oyun planım buydu. Belki Kemal Bilbaşar’ın en güzel üç öyküsünü seçerdim. Cevizli Bahçe kuvvetli adaylardandı. Kim bilir, belki de bir bira açıp masamın başına geçer, kalemimi düşünce gücüyle oynatmayı denerdim bir kez daha. Olur mu olurdu…

Sıtkı Silah
16.04.16-Adana

11 Kasım 2015 Çarşamba

FERMAN TOPRAK ARKADAŞIM MIYDI SAHİDEN?



Bel ağrım bir türlü geçmemişti, günden güne de artıyordu. Hastaneye gidip film çektirmek zorunda kaldım. ‘’Fıtıkçık,’’ dedi nörolog, ‘’ameliyatlık değil ama önlemini almak gerek.’’ Birtakım ilaçlar yazdı. Hiçbirini almadım. Annemden tecrübelenmiştim, doktora teşhis için gitmiştim sadece, aklımda başka bir tedavi yöntemi vardı. 

Geleneksel tıpla ilgili bir doktor bulmam çok sürmedi. Modern pek bir şey yoktur zaten Adana’da, zorlanmamıştım. Akupunktur ve kayropraktik tedavi uzmanıydı Ramazan Bey, sabahın erken bir saatinde aradım ve o güne randevu aldım. Lanet ağrılarımdan bir an önce kurtulmak istiyordum.

Nörolog ameliyat olması gerektiğini söylediğinde annemi İstanbul’da bir doktora götürmüştüm, Dr.Nişan Nişanyan’a. İşinin ustasıydı Nişan Bey, kime sorsam onu önermişti ve Moda’daki muayenehanesine bir hasta girerken bir diğeri çıkıyordu. Geçekten de sayesinde ameliyatsız iyileşebilmişti annem, iki hafta içinde dikelmişti. Dikelmek?

İstanbul’a gitmektense benzeri bir tedaviyi Adana’da olabileceğimi düşünmüş ve Ramazan Bey’i bulmuştum bense. İş seyahatlerimde ya da acil durumlarda zor da olsa binebiliyorum uçağa, diğer zamanlarda otobüsü tercih ederim. On iki saatlik otobüs yolculuğunun fıtıkçığımı olgun bir fıtığa dönüştüreceği kesindi. Ben de hiç risk almadan Ramazan Bey’in Mücahitler Caddesi’ndeki yerine gittim. Evime beş dakika uzaklıktaydı, on bin metre yükselmeye ne gerek vardı.

Her neyse işte, Dr.Ramazan Odabaşı beni eğdi, büktü ve belimden çatur çutur sesler çıkartan birkaç hareket yaptı. Rahatlamıştım. Taksiyle gittiğim doktordan yürüyerek döndüm eve. Ve inanmayacaksınız, boyum uzamıştı. Ciddiyim.
Mahalle sınıkçılarını bilir misiniz? Ben hiç gitmedim ama eski mahallemizde bu işi yapan yaşlı bir kadın vardı, hatırlıyorum. Ceviz ağacından düşen torununa yanlış bir tedavi uygulamış, çocukcağızın sol kolunun omzundan kesilmesine neden olmuştu. Sokakta oyun oynarken tişörtünün boşlukta sallanan kolu hala gözümün önündedir. Korkutucuydu. 
Nişan Bey’in de Ramazan Bey’in de yaptıkları pek farklı değildi bana kalırsa. Yani diplomalı birer sınıkçıydılar. Sadece tedaviye başlamadan önce omurilik filminizi görmek istemeleri bakımından ayrılıyorlardı o yaşlı kadından. Yani bence. Ramazan Bey sigara içip içmediğimi bile sordu ama bunu daha çok diğer uzmanlık alanı olan akupunktur için yaptı gibi geldi bana. İki seansta sigarayı bıraktırdığına dair bir şeyler okumuşluğum vardı internette. Doktorları ve meyhaneleri gitmeden önce araştırmışımdır hep, işimi sağlama aldığımı düşünmeyi severim.
Muayenehanesinden ağrısı yok denecek kadar hafiflemiş ve birkaç santim uzamış biri olarak çıkıyordum ki yüzmemi, yürümemi ve pilates yapmamı önerdi Ramazan Bey. Hatta gerekli egzersizleri gösteren, resimli bir kağıt da tutuşturdu elime. 
Günler sonra ağrısız, rahat bir uyku çekmiştim o gece. Sabah ilk iş, yani kahvemi içtikten sonraki ilk iş, doktorun verdiği kültürfizik hareketlerini yapacaktım. Yüzebileceğim bir havuz yoktu yakınlarda, yürümeyi de sevdiğim söylenemez. Geriye pilates kalıyordu. 
Kahvemi içtikten sonra her bir hareketin sürekli sırıtan, içten pazarlıklı sevimsiz bir adamla anlatıldığı o resimli kağıdı bir türlü bulamamıştım. Yer yarılmıştı da en dibine girmişti sanki. Kitaplığa baktım, anahtarlarımı, tutmamış kuponlarımı, yıllardır kullanmadığım cüzdanımı koyduğum çekmeceye de, Bu Kaçıncı Tekil, Klasikleri Herkes Okumuştu ve Kimse Porno İzlemiyordu, İçime Attığım Tivitler ve Mükerrer Sorular Kolokyumu gibi ölümümden sonra yayınlanmasını istediğim defterlerimi istiflediğim masaya da, sabırsızca okunmayı bekleyen sıkı kitaplarla dolu orta sehpaya da, her yere baktım, her yere… Yoktu.
Kendime bir kahve daha koyup televizyonun karşısına geçtim. Canım sıkılmıştı bu işe, salak gibi hissetmiştim, bir kağıt parçasına bile sahip çıkamıyordum. Kanalları son sürat geçerken Ebru Şallı’yı gördüm bir an, pilates yapıyordu. Hemen geri döndüm, parmağım o hızla iki kanal daha değiştirmişti çünkü. Televizyon kumandasındaki fren mesafem -normal koşullarda- iki kanaldır.
Bu ayrıntılara neden girdiğimi bilmiyorum. Kısaca söylemek gerekirse şansım yaver gitmişti, sevimsiz bir adam yerine Ebru Şallı eşlik edecekti bana, daha ne isterdim.
Yarım saate yakın tüm hareketleri yaptım onunla birlikte, kedi duruşunu bile. Komik görünüyor olmalıydım ama aldırmadım, sağlığım söz konusuydu.
Hareketler bitip de Ebru Şallı programın ikinci bölümüne katılacak konuğundan bahsetmeye başladığında ter içinde kalmıştım. Sandığım kadar kolay bir spor değildi pilates, yoksa yürümeli miydim. Ebru Şallı da gelecekse düşünebilirdim bunu, başka türlü mümkün olmazdı.
Sırılsıklamdım. Hemen duşa koştum, televizyonu bile kapamadan. Kimin olduğunun hiçbir önemi yok, terden tiksinirim. 
Duştan çıkmış kurulanıyordum ki, çok eskilere ait bir şey uyandı içimde, belki çocukluğuma ya da daha gerisine, önceki hayatıma ait bir his. Paniklemedim, başıma sık gelen bir durumdur. Kendimi bugüne ait hissettiğim anlardan bile sık. Beni tetikleyen Ebru Şallı’ya bir şeyler anlatan o ses olmuştu; hem tanıdık hem bulanık, sisler içinden gelen bir sesti.
Televizyondaki adamın yüzünü görür görmez, duyduğum his yoğunlaşmıştı. Bir sabah kuşağı programına konuk olabilecek kimi tanıyor olabilirdim ki. Önceki hayatımda kameraman mıydım yoksa. Aklımdan bu tuhaf düşünceyi hemen uzaklaştırıp dinlemeye koyuldum. Henüz giyinmemiştim bile, üzerimde kan kırmızısı havluyla kanepeye oturmuş bana bir ipucu vermesini bekliyordum adamın. Kan? 
Çok geçmeden konuğun yeni çıkan albümünden bahseden bir türkücü olduğunu anladım. Tanrım, önceki yaşamımda bağlama mıydım yoksa. Hayatı Tespih Yapmışım, Sallıyorum isimli garip bir türküyü söylemeye başladığında ekranın altında adı da belirmişti: Ferman Toprak.
Tabii ya, dedim, ismi anıların içinden bulup çıkarmama yetmişti, çocukluk arkadaşım Ferman’dı karşımdaki adam, Küçük Ferman. Birkaç yazı birlikte geçirmiştik Dostlar Sitesi’nde, epey samimi olduğum bir arkadaşımdı, çetemizin üyelerindendi.
Urfalı bir ailenin oğluydu Ferman. O zamanlar da düğünlerde sahneye çıkıp türkü söylerdi, bir kaseti bile vardı hatta. Albüme kaset dendiği zamanlardı. Ünlü olduğunu söyleyip hava atardı bize, tam olarak anlamazdık ne demek istediğini ama macera dolu bisiklet turlarımızda ya da minyatür kale maçlarımızda ünlü birinin bulunması hoşumuza giderdi yine de.
Türküsünü bitirmiş, Ebru Şallı’nın sorularını cevaplarken fark ettim, gülüşü hiç değişmemişti Ferman’ın, bakışları da. Aradan otuz yıla yakın zaman geçmişti ama Küçük Ferman’dı hala…
Utku’yu aradım o sırada, televizyonda yazlıktan bir arkadaşımızın olduğunu söyledim, bakalım tanıyacak mıydı. Soğuk bir sesle toplantıya girmek üzere olduğunu söyleyip kapadı telefonu. Büyülü Zamanlar’da onun için kıro dediğimden beri aramıza mesafe koymuştu Utku, bir türlü bağışlayamıyordu beni. 
Erdi’yi aramam söz konusu bile olamazdı, onun için de ‘’Mafya olduğuna eminim,’’ demiştim. İki roman daha yazarsam çevremde kimse kalmayacağını düşünüyordum, Yiğit’i ararken. Toplantısı yoktu neyse ki, hatta ofisindeki televizyon bile açıktı, bir ekonomi programında inip çıkan petrol fiyatlarını takip ediyor olmalıydı. 

Tahmin ettiğim gibi, Ferman’ı hatırlamamakla kalmadı Yiğit, tüm anlattıklarımı kurduğumu, Dostlar Sitesi’nde Ferman diye birinin olmadığını ve gecikmeden doktora görünmem gerektiğini söyledi.
Sadece bir an şüphe ettim kendimden. Bir an. O bile yetti korkutmaya, deliriyor olabilir miydim gerçekten. Sabah kuşağı programına konuk olmuş bir türkücüyle ilgili anılar mı üretiyordu zihnim. Kirvesinin İbrahim Tatlıses olduğunu uyduruyor muydum yani. Kesinlikle hayır, -her zırdeli gibi- deli olmadığıma yüzde yüz emindim, karşımdaki adam yazlık arkadaşım Küçük Ferman’dı.
Aklımdan bunlar geçiyordu ki çocukluk günlerinden bahsetmeye başladı konuk, Mersin’deki yazlarını, ilk sahne deneyimlerini anlattı Ebru Şallı’ya. İşte, dedim kendi kendime, Dostlar Sitesi’nden de bahsedecek, delirmediğimi görecek Yiğit, olağanüstü bir hafızaya sahip olduğumu kabullenip özür dileyecek benden.
Ama öyle olmadı. Ferman’ın sözlerini kibarca kesti Ebru Şallı, eski yazlar umurunda değildi belli ki. Sonraki konuğuna sormak isteyeceğimiz sorular için, bana bir hane fazlası varmış gibi gelen telefon numaralarını hatırlattı. Astrolog Burcu Burçak, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini açıklayacaktı reklamlardan sonra, ekranlarımızın başından ayrılmamalıydık.



                                                                                                                                         Sıtkı Silah   
          11.07.15/Adana   

20 Ekim 2015 Salı

FISTIKÇI


İki haftadır evden çıkmamıştım. Yalçın’ın yerine gitmek istemem bundandı, sıkılmıştım. Oku oku nereye kadardı. Sonuna kadardır aslında, ama arada bir insana karışmak da gerekir. Apartmanımızın kapısında sanırım yalnızca benim görebildiğim o kahrolası ‘’Dikkat Hikaye Çıkabilir!’’ tabelasını da unutmamalı.

Unutmak demişken, konuşmayı unutmaktan korkuyordum. Hikaye bulmaktan çok amacım pratik yapmaktı belki de. ‘’Günaydın anne’’, ‘’Eline sağlık’’ ve ‘’İyi geceler’’ dışında pek cümle kurmuyordum o günlerde. Antrenmansızdım.

‘’Menüye rakı koymaya karar verdik ortakla, bira-çizburgerle Adana’da tutunmak mümkün değil.’’

Yalçın’ın bana neler anlatacağını biliyordum. Şaşırmak, hikaye bulmak değildi asıl niyetim. Tanrı aşkına anlamıyor musunuz, eski bir dostla sohbet iyi gelebilirdi yaralara. Tanrı da şaşkın, hangi birine…

Konuşan o olmazdı yalnızca. Yakın çevremde neler yaptığımı soran nadir insanlardandır Yalçın, yazdıklarımı merak eder, tezgahta ne var anlatmamı ister ara sıra. Herhangi bir hikayemde mekanından, yani Smackbull’dan bahsedip edemeyeceğimi de sormayı unutmaz.

‘’Adı değişmeden rakı servisi başlarsa, bir hikayeye girmesi garanti.’’

Evet, çevremde yazarlığı meslekten sayan tek kişi oydu belki de. Bir ona poz yapabiliyordum. Genelde ikinci litreden sonra, yaşayan en cins yazar olduğumu filan anlatmaya başlıyordum. İkimize de kuşkulu geliyordu sözlerim, ben daha az inanıyordum.

‘’Benim gizli bir levyem var Yalçın, istersem bir menüyü bile uçurabilirim.’’

İşte böyle saçmalıklar…

Neden bu kadar uzattım bilmiyorum, Yalçın yoktu, gerisin geriye dönmek zorunda kaldım. Yolda birkaç yere daha uğramak geldi aklıma, öylesine çene çalabileceğim başka kapılar da vardı.

İlkin ciğerci Hayri’yi düşündüm, modumda olmadığımdan vazgeçtim. Takviye bir porsiyon isteyip istemediğimi sorma şeklinden huylanıyordum her şeyden önce. Huzursuz ediyordu o adam beni. Fazla anlamlı, hatta pornografik buluyordum tarzını.

‘’Gelim mi Sıtkı’m?’’

Hayır, Hayri olmazdı. Bira aldığım kuruyemişçiyi düşündüm. Hem günlük dozumu tedarik eder hem laflardım biraz. Yine Nuri Alço taklidi yapardı belki. Adam eski Türk filmlerinin hastasıydı, her gün başka bir sahneyi yaşıyormuşçasına anlatır, ardından sorardı soracağını.

‘’Kaç litre abi, dolduruyorum?’’

Dolaptan kaç bira aldığımı, ne kadarlık kabuklu fıstık istediğimi böyle sorardı.  Bir an onu da görmek istemediğimi düşündüm nedense, çekemezdim. Hatta bira için de süpermarkete gitmeye karar verdim.

Aklımdan bunlar geçerken bir cam tıklatıldı sertçe, Kuaför Mesut’un silinmekten incelmiş tertemiz camı. Bir yandan deri koltuğa gömülmüş müşterisinin yanak kıllarını çekiyor, bir yandan da beni çağırıyordu içeri. Sağ eliyle sağ kulaklığını, sol omzuyla sol kulaklığını sabitleyip, sol elinin üç parmağını plağın üstünde hızla oynatan bir dj’e benziyordu o haliyle. En azından ben benzetmiştim.

Eyvah, diye söylendim içimden, yine avcılık hikayesi anlatacak, o esnada kulak kılı yakmasa bari, ikisi bir arada katlanılmaz oluyor…

‘’Yalan mı Sıtkı abi, avcı olduğumu duyan caniymişim gibi bakıyor, malı götürürken iyi ama...’’

Mesut yaşça büyük olmasına karşın bana abi demekten vazgeçmiyordu bir türlü. Avcılık Derneğinin yanı sıra Çatalburun Yetiştiricileri Derneği, Berberler ve Kuaförler Dayanışma Derneği gibi birkaç kurumun daha başkanıydı yanılmıyorsam. Sosyal biriydi kısaca. Hatta fazla sosyal, hani şu ‘’ayaklı gaste’’ dediklerinden…

‘’Kestaneci Cemil’i duydun mu Sıtkı abi?’’

Cam kapıdan içeri adımımı atar atmaz bunu sormuştu. Önce kimden bahsettiğini anlamadım. Dişine sıkıştırdığı iple yanak kılı çeken birinin konuşmasına odaklanmak kolay değildi.

‘’Fıstıkçı Cemil mi?’’

Kış aylarında kestane, yazın Antep fıstığı satardı Cemil. Tezgahı, bizim apartmanın çaprazındaki taksi durağının yanından eksik olmazdı yıl boyunca.

‘’İntihar etmiş Sıtkı abi.’’

Habere vereceğim tepkiyi merakla bekleyen o yüzdeki saklı haz, insanlığa beslediğim duyguların sebeplerini özetliyordu sanki. Ne işim vardı ki dışarıda, dışarısı cinayetti, intihardı, canlı bombalardı, magazindi, gerzek derneklerdi, kıllı yanaklardı, güven duyulamayacak ve tiksinecek her şeydi dışarısı…

Mesut’a hiçbir şey söylemeden çıktım dükkandan. Saçımı uzatmaya başladığımdan beri camdan selamlaşmakla yetinirdim zaten, ne zamandır girmişliğim yoktu içeri. Daha da gireceğimi sanmıyordum, selamdan bile emin değildim.

Süpermarkete gidip üç litre bira aldım, biraz da fıstık. Eve dönerken taksi durağının yanındaki boşluğa bakmamaya çalıştım. Bakmamaya çalışmak tuhaf bir görme biçimiydi. Apartmana girerken ‘’Dikkat Hikaye Çıkabilir!’’ tabelasını sökmeyi denedim. Lanet olsun yapamadım. Yukarı çıkınca ilk işim internetteki haber sitelerini taramak oldu, belki bir şeyler öğrenebilirdim.

Evet, oradaydı. 20bin lira borç için çamaşır ipiyle asmıştı kendini, Adanalı fıstıkçı. Zabıtalar çalışmasına engel olduğundan borcunu bir türlü kapatamamıştı, habere göre. Dünya böyle boktan bir yerdi işte. Odasında arama yapan polis bir de intihar mektubu bulmuştu.

‘’Benim ölüm sebebim zabıtalar…’’

Sıtkı Silah / Adana

17 Ağustos 2015 Pazartesi

KARNAVALDA GÖZYAŞLARI


Ne karnavaldı ama. 

Kaldırımlarda başında portakal çiçeğinden taçlarla pazara giden yaşlı kadınlara her gün rastlamıyordunuz, ya da saat başı Atatürk Parkı’nda konser izleme şansınız olmuyordu yıl boyunca, yalnızca bir hafta sonu görülecek şeylerdi bunlar Adana’da, Portakal Çiçeği Karnavalı’nda yani. 

İstanbul’dan Can gelmişti günübirliğine, karnaval fotoğrafı çekmeye. Çocukluk arkadaşlarınızdan uzak durun derim, özellikle de fotoğrafçı olanlarından. Tüm cumartesi onunla dolaştım. Kortejin içine girdik, dışına çıktık, yüzü turuncuya boyalı çocuklar, palyaçolar, motosiklet dernekleri, araba kulüpleri, Borsa Lisesinin ilk Anadolu Lisesinin son mezunları, gururlu öğretmenler, zarif balerinler, renkli traktörleriyle sevimli çiftçiler, mağrur doktorlar geçip durdular önümüzden alkışlar eşliğinde. Can çeker diye yakaladığım her ayrıntıyı paylaşıyordum onunla, bir copilot gibi hissetmiştim kendimi, ayaklarında yürümekten derman kalmamış mağdur bir copilot… 

 ‘’Can, şu bando şefini de çeksene. İşini bu kadar ciddiye alan birini daha önce görmemiştim...’’ 

‘’Çok seksi.’’ 

Seksi bulduğu eski demir perde ülkelerinin çekiç atma şampiyonlarına benzeyen o kadın değildi aslında, Can beğendiği fikirler için kullanırdı bu sıfatı. Yalnızca okuduğum kitapları satacağım bir kitapçı dükkanı açmak istediğimi söylediğimde de, sayısal lotoyu istisnasız her hafta tutturacak bir yazılımın mümkün olduğuna dair inancımı paylaştığımda da tepkisi aynı olmuştu, oradan biliyorum. 

Şikayet ediyorum ama Can’ın sayesinde dolaşmış, biraz olsun açılmıştım. Üzerinde çalıştığım roman bitmeden dışarı adım atmamaya karar vermiştim ve lanet şey uzadıkça uzuyordu. Günlerdir kanepedeydim, hemen hiç çıkmamıştım evden. 

Bir romanın ne zaman biteceğini yalnızca Tanrı biliyor olmalıydı. Yazarın bilmediği kesindi en azından. Kanepede yazmayı bırakıp masaya geçmeyi denemeliydim belki de, hızlanabilirdim böylece. Hem fıtık olmak üzereydim, kanepede yazmaktan mı ağrıyordu belim yoksa hareketsizlikten mi emin değildim. İsim konusunda bir an önce kararımı versem iyi olacaktı ayrıca, ‘’Albüm’’ ile ‘’Behçet Necatigil Şiirlerini Nereye Yazardı’’ arasında kararsızdım ve adını bilmediğim bir metni yazmak yavaşlatıyordu beni. 

Akşama doğru yeterince fotoğraf çektiğini söyleyip İstanbul’a dönmüştü Can, bende kalmasını teklif ettim ama kabul etmedi. Keşke etseydi… 

Atatürk Parkı’nın önünde ayrıldık. O taksiye binerken ben de eve doğru yürümeye başladım, uğultulu kalabalığın arasında. Dansçılar, müzisyenler, palyaçolar ışıltısını kaybetmişti gözümde, fotoğrafları çekilmiş, işleri bitmişti. Yazmak da mı söndürüyordu yoksa, tam bunu düşünüyordum ki bir kadın seslendi az öteden. 

 ‘’İnanamıyorum Sıtkı, hiç değişmemişsin.’’ 

En son beş dakika önce görüştüysek haklı olabilirdi, ama hatırlamamıştım kadını. 

‘’Kusura bakmayın çıkaramadım.’’ 

Yanıma kadar geldi ve birden sarıldı. Ne yapacağımı bilememiştim. 

‘’Adınızı söylerseniz ben de sarılmak isterim.’’ 

Bir yandan olanca kuvvetiyle sıkmaya devam ediyor, bir yandan da kahkahayla gülüyordu. Sonunda kurtulmuştum kollarından, gözlerinin içine baktım, hayır mümkün değildi, güzel bir kadına bakarken düşünemem zaten, olmamıştı, tanıyamamıştım. 

 ‘’Ahu ben aptal!’’ 

Yakın arkadaştık demek, ama bir şey ifade etmemişti ismi. Dalgalı kumral saçları, yeşile çalan ela gözleri ve kusursuz vücuduyla tanımasam bile o an tanışmak isteyeceğim bir kadındı karşımdaki. Üstelik Rio için giyinmiş gibiydi, bilet bulamayınca Adana’ya razı olmuştu sanki. Her şeye sıfırdan başlasak olmaz mıydı. 

‘’Almanca Anadolu’dan,’’ dedi, aklımdan bunlar geçerken. İnanamamıştım, evet ortaokul arkadaşım Ahu’ydu, oydu. Ben lisede başka bir okula geçene kadar üç yıl aynı sınıfta okumuştuk, nasıl hatırlayamamıştım. Kendimi affettirmek için başındaki portakal çiçeği tacını düşürmemeye de özen göstererek kısaca sarıldım tekrar. 

Ayaküstü sohbet ettik biraz. Fotoğrafçı olmadığına dair yemin ettirene kadar temkinli davrandım, sonrasında ben de rahat hissettim kendimi. Onunla konuşmayı özlemiş olduğumu anlayınca irkildim, yokluğunu henüz fark etmediğim ne eksikliklerim daha vardı kim bilir. Kortej çekiciliğini yitirmişse de devam ediyordu o sırada, parkta bangır bangır bir müzik başladığında birbirimizi güç duyar olmuştuk. 

 ‘’Benim karnavalım bu kadar Ahu, balkonda bira içmeye gidiyordum, gelmez misin?’’ 

Kalabalıktan bunaldığını, teklifimi memnuniyetle kabul ettiğini söyledi. Birlikte yola koyulduk. Birlikte yola koyulmayı da özlemiştim, okul yıllarında az yürümemiştik onunla. Ben de ne çok şeyi özlüyordum öyle… 

İlk biralarımızı içerken soruları daha çok o sordu. Hayatımdan bahsetmek kadar sevmediğim az şey vardır. Hangi işlerle uğraştığımı, nasıl yaşadığımı anlatmak zor gelir bana. Adana mı yoksa İstanbul mu, tam olarak nerede yaşadığını bile bilmeyen bir adam için ne kolay ki. 

İkinci şişelerimizde hava kararmaya başlamıştı. Ahu ısrarla konuyu bana getiriyor, kendi hakkında bir zamanlar İstanbul ve Bursa’da yaşamış olsa da Adana’da oturması, on yıl kadar önce iş hayatını bırakmış olması dışında bilgi vermiyordu. 

Sınıf arkadaşlarımızdan da konuşmaya çalıştık ama adlarını saydıklarımı o çıkaramıyor, onun anlattıklarını mümkün değil ben hatırlamıyordum. Hırsız Cemil’i tanımıyordum, el altından kumar oynatan kahvehane işletmecisi Yekta’yı da. Tikinin geçmediğini duyduğuma üzülmüştüm gerçi ama o kadar, başka bir his yaratmamıştı bende. Konuşurken alnının ortasına vurup duran birini hatırlamayışımı garipsemişti Ahu. Haksız sayılmazdı. Hayır, mutlu sonlarla biten masajlarıyla ünlü salonun sahibi Cenk’i de çıkaramamıştım. 

‘’Yazar adamsın, mutlu sonları bilmen gerek halbuki,’’ diyerek şuh bir kahkaha atınca okul hakkında daha fazla konuşmamaya karar verdim. Ya yeraltı dünyasına eleman yetiştiren karanlık bir eğitim kurumunda okumuştuk, ya da Ahu her okuldan çıkabilecek çürük yumurtalarla görüşüyordu sadece. 

O üç, ben dördüncü biraya geçmiştim ki Can aradı havaalanından, yardımlarım için bininci kez teşekkür etmeye. Fotoğraflarla ilgili aklına çok seksi bir fikir geldiğini, olgunlaştığında bana da açacağını söylediğinde, yandık, diye geçirmiştim içimden, her birinin hikayesini yazmamı isteyecek. Çevremdeki herkes hikaye yazmamı isteyip durur, pek azı okurdu. Tecrübeliydim. İki gün sonra olgunlaşmış fikrin düşündüğüm şey olduğunu öğrenince şaşırmayacaktım. 

‘’Sen neler yapıyorsun, anlatsana biraz?’’ 

Ben de bu soruyu bin kez sormuştum Ahu’ya, hakkında elle tutulur bir şeyler öğrenmek için. Sohbetlerde genelde dinleyen taraf olmayı seçmişimdir, ama balkona oturduğumuz andan itibaren ben anlatıyordum sadece, hiç adil değildi. 

‘’Saf mısın nesin be Sıtkı, anlamadın mı hala?’’ 

Alaylı bir ton vardı sesinde, rahatsız olmuştum. Ne anlamam gerekiyordu ki. 

 ‘’Madem çok merak ettin, 200 Dolar çıkar da gör. Bu dost tarifesi ha ona göre…’’ 

Biraya uzanan elim öylece kaldı o an. Dondum. Söyleyecek hiçbir şey yoktu. Yüzüne de bakamıyordum utancımdan, üzüntümden, her ne boksa işte ondan. Ani bir hareket ve emanet bir kuvvetle birayı tuttum, koca bir yudum aldım, ardından babamın tavla masası olarak yaptırdığı ahşap sehpaya bıraktım boş şişeyi. Zaten babamın ölümünden beri kırık atıyordum zarları, tavlayı annemin odasında bir dolaba kaldırıp masasını balkonda kullanmaya başlamıştım. Nasıl oldu bilmiyorum, bir anda hüngür hüngür ağlıyor buldum kendimi. Durduramıyordum hıçkırıklarımı, istiyor ama yapamıyordum. Nasıl yapabilirdim ki, karşımda oturan kadın ortaokul aşkımdı.

Sıtkı Silah /Adana

5 Ağustos 2015 Çarşamba

BİR İLİMİZ


Mezar ziyaretleri günlük hayatımızda pek düşünmediğimiz şeyler getiriyor akla. Benimkisi de buna benzer bir deneyimdi aslında. Belki de bir tür aydınlanma. Ama durun bir dakika, olayı en başından anlatmalıyım. 

Korkumdan heyecanımı unutmuştum. Ayın on üçüydü, üstelik cumaydı ve uçağa biniyordum. Yayıncım arayıp da imza günü için İstanbul’a davet ettiğinde, zamanlamanın farkında bile olmadan kabul etmiştim teklifini. Bir okur bir okurdur, diyordu. Haklıydı. Ona satışlar için elimden gelen katkıyı sağlamaya hazır olduğumu göstermem gerekiyordu. Yazıp bırakan şanslı yazarlardan değildim. Bir yazar olduğum bile şüpheliydi. 

Benim için başlı başına bir gerginlik nedeni olan imza gününe bir de uçak korkusu eklenmişti. Trenle gidemez miydim sanki, yola bir gün önce çıkar, dirseğimi pervazın metalik soğuğuna dayayıp, burnumu ara sıra cama yapıştırarak Toroslar’ı, Konya ovasını, Bolu’yu izlemenin keyfini çıkarır, tekdüzelikten sıkıldığım anlarda Svevo ya da Pirandello okurdum. Onlar da açmazsa İlhan Berk’in Enis Batur’a, Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya, Yahya Kemal’in Ahmet Hamdi’ye yazdığı mektuplara göz atabilirdim. ‘’Yahu Enis, sen insanı deli edersin, bilmem bunu biliyor musun?’’, ‘’Yapıtlarımın parasal değerine gelince, pek fazla iddiam yok, ama zamanla herhangi birinin resimleri kadar satılabilir olmazlarsa çok şaşarım doğrusu’’, ‘’Pek muhterem ve pek muazzez muhibbim efendim…’’ Bir de bakardım ki İstanbul’dayım. Uçağa adımımı atar atmaz böyle düşünmüştüm. Herhangi bir seçim yaptığım an, zihnim değerlendirmediğim alternatifin hikayesini olası sonuçlarına kadar kurmakta ısrarcı davranır nedense. 

Sorunsuz bir yolculuktu. Ne korkumun tadına varacak, ne de imza günü stresini doyasıya yaşayabilecek zamanım olmadı. Önümdeki koltuk arasına konmuş derginin çengel bulmacası tam bir saatimi aldı. Bir saat on dakikalık yolun ilk bölümünü sayı saymakla geçirmiştim. İstanbul’a inene kadar kaça varacağımı merak etmiştim. Daha Toroslar’ı yeni geçmiştik ki, sıkıldım, üç yüz yirmide bıraktım saymayı. Saymak saçmaydı. 

Önceki yolcu bir kısmını çözmüştü bulmacanın. Kuşe kağıdın üzerindeki çarpık kurşun kalem harfler nasıl da eğreti duruyordu. Ağızdan yeni çıkmış bir sakız kadar biçimsiz ve mide bulandırıcıydılar. Başka seçeneğim yoktu ama, yanıma kitap almayı unutmuştum ve dergideki yazılar ilgimi çekmemişti. Yeni yetme bir dizi oyuncusu gerçek aşkı aradığını söylediği bir röportaj vermişti, bir gezi kulübü yazın görülmesi gereken şehirleri listelemişti ve ne tesadüf ki hepsine de uçuşu vardı hava yolu şirketinin, bir başka sayfadaysa hayatımızı değiştireceği iddia edilen on meyve kokteyli sıralanmıştı… 

 ‘’Karadeniz Bölgesinde bir ilimiz’’ yolculuk boyunca oyalamıştı beni. Soldan sağa ‘’villa’’ yazıyordu, çarpık kurşun kalemle. ‘’Büyük ve gösterişli ev’’ sorulmuş, önceki yolcu tereddütsüz cevaplamıştı. Herif zengin olmalıydı, bulmacada onca soruyu yanıtsız bırakmışken ‘’villa’’yı atlamamıştı. Henüz hayallerinden vazgeçmemiş otuzlarında bir kadın ya da haziran başından Mersin’deki yazlık evlerine gidip tüm sezonu orada geçiren altmış beş yaş üstü cinsiyetsiz biri de olamazdı. O harfler orta yaşlı bir erkeğe aitti, bundan emindim. Hatta hafif esmer biriydi, güneş gördüğünde kızıla çalan sütlü kahveydi teni. Taşeron bir firmada çalışıyordu, hayır, bizzat sahibiydi o şirketin, İstanbul’a ana firmayla görüşmeye giderken havalı görüneceğini düşünerek bulmaca çözmeyi denemiş, üç beş sorudan sonra yanında oturan genç kadına daha fazla mahcup olmamak için kokteyl tariflerini okumaya başlamıştı… 

İnene kadar yazamadım, villanın ‘’v’’siyle başlayan o kahrolası ili. Yozgat, Kastamonu, Zonguldak, Sinop, Samsun, Trabzon, bana hep o bölgeden dışlanmış izlenimi vermiş Bolu, tekrar Zonguldak… Bir türlü bulamıyor, son olarak yine Zonguldak’ı mırıldanıyordum ümitsizce. Neden bilmiyorum. 

Van geliyordu aklıma, başka da ‘’v’’ harfiyle başlayan il bilmiyordum. Doğu Anadolu Bölgesindeydi o, üstelik kısa kalıyordu. Coğrafi ayrıntılara takılmasam bile üç kez yazmam gerekecekti ki bu da epey zorlama olacaktı. Başka soruları cevaplayıp, çıkan harflerle o ili bulmayı da yedirememiştim kendime. Kemer ikaz ışıkları yanıp da inişe geçtiğimizde aldığım gibi bıraktım bulmacayı, henüz kurumamış, şekilsiz ve iğrenç bir sakızmışçasına tiksinerek. 

Yere indiğimizde hala huzursuzdum. Yolculuğu atlatmıştım ama o soru takılıp kalmıştı aklıma. Havaalanında Yiğit karşıladı, imza gününün yapılacağı kitapçıya gitmeden önce yemek yiyip bir şeyler içecektik birlikte. Arabaya bindiğimizde ona da sordum, Karadeniz’de ‘’v’’ harfiyle başlayan bir şehir bilip bilmediğini. Vancouver, dedi ciddiye de alınabilecek bir sırıtışla. Benim aklıma ilkin Van geliyordu, onunkine Vancouver, farkımız buydu işte. Tanrım, dünyam ne kadar da küçüktü. 

Ve o küçük dünyama ne kadar tuhaf insan varsa sıkıştırmıştım. Yiğit, açık ara en garipleriydi. Havaalanından doğruca Aşiyan Mezarlığı’na sürdü arabayı. On üçüncü cuma uçağa biniyor, yere iner inmez de mezarlığa gidiyordum. Harika bir fikir, dedim Yiğit’e, çıkışta da bir morg yaparız belki… 

Tanıdığım tek bibliyofildi Yiğit, onu kaybetmeyi göze alamazdım. Çocukluk arkadaşlığının yanında, hatta öncesinde, varoluşsal bir dayanışma da vardı aramızda. Entelektüel anlamda kollardık birbirimizi, keşfettiğimiz yazarları, şairleri paylaşır, nokta atış kitaplar tavsiye ederdik birbirimize, sıkı kitaplar… Yiğit önerdiğim tüm kitapları alır, hiçbirini okumazdı. Bu konuya başka bir zaman uzun uzadıya değinmeyi tercih ederim doğrusu, yaram derindir. 

Neyse, Turgut Uyar hakkında bir kitap okuduğunu, mezarını ziyaret etmek istediğini söylemişti. Turgut Uyar denince akan sular durur bende. Hemen kabul ettim bu albenili emrivakiyi. 

Mezarlıkta bizden başka kimse yoktu. Bekçinin yakın ilgisini yardımseverlikten ya da sanat aşkından çok buna bağlıyorum. Yüzüne yaşlı ifadesi veren sağlıksız bir zayıflığı vardı adamın. Ve fazla konuşuyordu. Hemen girişte, arabayı bıraktığımız küçük avlunun karşısında Yahya Kemal’in ve pek muhterem ve pek muazzez muhibbisinin mezarları vardı. Birer selam çaktık. 

Turgut Uyar’ın mezarını bildiğini, bizi ona götürebileceğini söyleyip dar yoldan yukarıya doğru yürümeye başladı bekçi. Yiğit bazı isimler sormuştu yürürken, tüm mezar taşlarını ezberlemişe benzeyen bekçiye. ‘’O burada’’, ‘’O burada değil’’ oluyordu cevabı. Onlardan hala yaşıyorlarmış gibi bahsetmesi hoşuma gitmişti. Bir ara kendimi de sormayı düşündüm, ‘’O burada değil’’ dediğinde fiyakalı bir ‘’Emin misin?’’ patlatmak için. Sonra vazgeçtim. 

Turgut Uyar’ın mezarına vardığımızda biraz soluklandık, en tepeye çıktığımızı düşünmüştüm, öyle tırmanmıştık. Yanılgım uzun sürmedi, Edip Cansever’inki daha da yukarıdaydı çünkü. Harikulade manzarasıyla nefis bir mezardı. Huzur içinde yatsın. Sonrasında Özdemir Asaf ve Orhan Veli’yi de ziyaret ettik, ve daha başkalarını… 

Bir saat içinde Beyoğlu’ndaki bir kitapçıda olmamız gerekiyordu ve biz o mezardan ötekine geçip duruyorduk. İlhan Berk yoktu, Tezer Özlü buradaydı, Cevdet Kudret ve Attila İlhan da, Reşat Nuri yoktu, bunu ‘’Demin çıktı,’’ der gibi söylemişti bekçi. Yiğit’in yoklaması biteceğe benzemiyordu açıkçası, Turgut Uyar’ın mezarıyla yetinmemişti. 

Bir yandan bekçinin peşinden mezarları dolaşıyor, bir yandan kitapları imzalarken yazacak çarpıcı şeyler bulmaya çalışıyordum. Çabam sonuçsuzdu. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu, yine ‘’Sevgilerle’’ diye imzalayacaktım anlaşılan, ‘’Keyifli okumalar’’ dileyecektim… İmzalı kitaplarımı görenlerin salak olduğumu düşündüklerine eminim. Bir türlü beceremedim şu işi… 

Özdemir Asaf’tan Tevfik Fikret’e mi geçerkendi yoksa Onat Kutlar’dan Orhan Veli’ye mi tam hatırlamıyorum, hostes Rona Altınay’ın mezar taşını gördüm. Olduğum yere çakıldım kaldım. Yiğit tam o sırada çenesi de adımları kadar hızlı çalışan adama Yakup Kadri’yi sordu. Birden parçalar birleşiverdi bende. Rona Altınay’ın mezarına bakarken ‘’Tabii ya,’’ diye bağırdım, ‘’büyük ve gösterişli ev villa değil, konak. Herifin kıçından haberi yok!’’ İkisi de durmuş beni izliyordu. ‘’O herif kim?’’ diye sordu Yiğit, ‘’Boş ver o taşeronu,’’ dedim, ‘’cevap Kastamonu.’’ 

Sıtkı Silah /Adana