7 Mayıs 2016 Cumartesi

DEPLASMAN


Sanem Helvacıköylü için  

Nesneleri düşünce gücüyle hareket ettirebileceğime inanmışımdır. Hiç beceremedim ama umutluyum. Günün birinde olacak, eminim. Zamana ve pratiğe ihtiyacım var o kadar.

Henüz yataktayken günün ilk denemelerini yapmıştım.  Yeni uyanmış insan zihnine gereğinden çok güveniyor olmalıyım. Hele kendiminkine. Başaramamıştım, yorgan ağır ve gönülsüz, yastık fazla tembeldi. Kahvemi koyup çalışma masama geçtiğimde de durum aynıydı, ne kupayı kaldırabilmiş ne kalem oynatabilmiştim. Epeydir kalem oynatamıyordum zaten, yeni değildi. Evet, kelime oyunu yapıyorum.

İkinci kupamı doldururken şeker de attım kahveme. Yazmadan önce de evde şekerli ne bulursam yerim. Yoksa da gider alırım, kerhane tatlısı, bülbül yuvası, lokma fark etmez. Olur a metinlerimdeki gayriciddi tonu neye bağlayacağını bilemeyen eleştirmen çıkar diye söylüyorum bunları, zorlama bir humor arayışından çok Tatlıcı Zeki’dir nedeni, bilinsin isterim. Neyse işte, kanımdaki şeker oranıyla birlikte farkındalık seviyemi de arttırabileceğimi düşünmüştüm ama işe yaramadı taktiğim. Kaşığı bile eğemedim. Güya kaşık yoktu.

Bir saat kadar daha denedikten sonra bıraktım. Günümde değildim, zorlamamalıydım. Hemen Calvino’mun  başına geçtim, henüz okumadığım öykülerini okumaya başladım. Önceki hafta en sıkı hapishane filmleriyle en güzel Calvino öykülerini seçmeyi tasarlamış, ikisinde de ilk üçü bir türlü oluşturamamıştım. İşsiz kalmayagörsün insan nelerle uğraşıyor.

İlk öyküyü bitirmek üzereydim ki Sanem Hanım aradı, Edirneli bir okurum. Telefon numaramı bildiğini bilmiyordum, yine de şaşırmadım. Diğer yazarlara oranla okurlarımla daha bir içli dışlıyımdır. Sayıları o kadar az ki, inat etsem burçlarını bile ezberleyebilirim.

Sanem Hanım’ın Edirnespor Kadın Basketbol Takımının menajeri olduğunu hatırlıyordum. Aynı zamanda İngilizceden yazınsal çeviriler de yapıyordu. Hatta bir öykümü İngilizceye çevirmiş, Londra’da çıkan aylık bir dergide yayınlanmasını sağlamıştı. Beni Kraliçe de okudu mu hala merak ederim.

Heyecandan sesi titriyordu Sanem Hanım’ın, kendimi bir an Mark Twain gibi hissettim, ya da Çehov. Ondan sakin olmasını istemek, benim de herkes gibi yalnızca bir insan olduğumu itiraf etmek üzereydim ki, hayati bir maç için Adana’ya geldiklerini, ASKİ karşılaşmasından puan alamazlarsa küme düşeceklerini, Adana’da tanıdığı tek kişi olduğumu ve taraftar desteğine ihtiyaç duyduklarını söyleyiverdi. Yıkılmıştım, tam bir hayal kırıklığıydı.

Sanem Hanım’a, tezahürat konusunda ısrarcı olmaması şartıyla, maçı izleyeceğime dair söz verdim ve telefonu kapadık.  Önümde beş saatten fazla süre vardı, hemen Calvino’ma döndüm ben de. Hemen herkes öykülere dönmeli çünkü.

“Komutanlığa Yürüyüş” ve “Pastanede Soygun” ilk üçe girecek gibi görünüyordu ama asıl öyküme, bir numarama henüz rastlamamıştım. Son ana kadar da bulamadım onu.

Maçın başlamasına yarım saat kalana dek kesintisiz okudum. Yemek yemeyi bile unutmuşum. Gömleğimi giyip evden çıkmaya hazırlanırken son bir öykü daha okuyasım gelince, İçindekiler sayfasına hızlıca göz attım.

Ve onu gördüm. Daha önce dikkat etmemiş olmam tuhaftı, öyküleri sırasız okuduğum için sık sık bakıyordum çünkü listenin olduğu sayfaya, nasıl ıskalamıştım hayret. Park Sırasında Bir Yaz Gecesi’ydi ismi, ki bu bile yeterliydi benim için. Park öykülerini hep sevmişimdir. 

Okumayı bitirir bitirmez kitabı kanepeye bırakıp ayağa fırladım. Maça geciktiğim için değil, iyi öykülerin bende böyle bir etkisi oluyor. Nedenini hiç sorgulamadım açıkçası, okur okumaz ayağa kalkıveriyorum.

Heyecanlanmıştım, karşımda Italo duruyordu sanki, gözlerimin içine bakıp gülümsüyordu, kucaklaşmak üzereydik. Harikulade bir öykü keşfetmiştim gerçekten de, hazine gibi bir şeydi benim için. Gömleğimin düğmelerini iliklerken mutluluktan uçabilirdim. Nesneleri düşünce gücüyle hareket ettirmektense uçmayı denemeliydim belki de. Konsantrasyona da farkındalığa da ihtiyaç yoktu bunun için, mutluluk yetiyor gibiydi.

Spor salonu uzakta değildi neyse ki, tempolu bir yürüyüşle on dakikaydı. Maçın başlamasına da o kadar kalmıştı zaten. Önüm ilikli, daha fazla zaman kaybetmeden neşeyle koyuldum yola.

Apartmandan çıkar çıkmaz da yitirdim o hissi. Sevinçler de ne çabuk yitiyordu.  Soğukluk hissettim etrafıma karşı, deyim yerindeyse söndüm. Yoksa değil mi? 

Sıcaktı aslında, aynı zamanda basık ve karanlıktı da. Gürül gürül bir nisan yağmuru gelecek gibiydi. Başka türlü rahatlayacağı, aydınlanacağı yoktu havanın. Romanına başlamaktan başka çıkar yolu olmayan bir yazar kadar dolmuş ve gergindi.

Bense hiç tanımadığım bir şehre adım atıyordum sanki, üstelik hiç istemediğim halde. Tedirgindim. Önce apartman kapısının hemen yanındaki tezgahının başında bekleyen Necati Dayı’yla selamlaştık. Yıllardır hep aynı yerde kaçak sigara, çakmak gazı, deodorant, şu bu satar Dayı, Adana’nın eski boşboşçularındandır. Sesi bir garip, yabancı geldi ilk kez.

“İyi günler yeğen.”

Sonra da kısa bir süredir apartmanın önünde nergis satan sevimsiz çiçekçinin selamına karşılık verdim mecburen.

“Erkencisin abi?”

Bira almaya çıktığımı sanmıştı muhtemelen. Önünden her geçişimde laf yetiştiriyor, ardından da elimde poşet varsa içindeki şişeleri saymaya çalışıyordu kaç gündür. Benim birama matematiği yetmezdi halbuki. Hiç cevap vermeden devam ettim yoluma. Gazipaşa Bulvarı’nda ışıklara kadar yürüyüp Valiyolu’na saptım. Salon bu yolun sonundaydı.

Çift sıra portakal, turunç, mandalina ağaçlarının süslediği Valiyolu’nda yürürken aklıma bir fobi geldi ansızın. Ya bir ağacın altından geçerken kafama turunç düşer de felç kalırsam? Daha beter huzursuzlanıp karşı kaldırıma geçtim, nispeten az ağaç var gibiydi o tarafta. Hayatım yeterince zorlu değilmiş gibi iyiden iyiye cehenneme çevirmek için elimden geleni yapıyordum. Umarım turunç fobim kalıcı olmaz. Her şeyden önce çok saçma çünkü, kimseye açıklayamam. Gerçi güvercin korkumu da açıklayamıyorum.

Salonun avlusunu çevreleyen demir parmaklıklara yaklaştığımda, maça yetişeceğimi anladığımdan adımlarımı biraz olsun yavaşlatmıştım. Gerginliğim devam ediyordu ve aklım maçtan çok hapishane filmlerindeydi. Bresson’un Bir İdam Mahkumu Kaçıyor’u şüphesiz ilk sırada olacaktı, Esaretin Bedeli ve Kelebek de ilk üçe girmeliydi. Filmleri çoktan belirlemişim de farkında değilmişim meğer. Her neyse, avluya girerken en güzel Calvino öykülerini de, en sıkı hapishane filmlerini de seçmiş olmanın rahatlığının yanı sıra, apartmandan çıkışımla birlikte yapışan o lanet sıkılganlık da vardı üzerimde. Uç hisleri birlikte yaşamışımdır hep.

Gişedeki kız biletimi verirken ya geç kaldığım için ya da bozuk param olmadığından sitemkar, hatta kızgın bir tavırla uzattı para üstünü. Bana öyle gelmiş de olabilir. Dediğim gibi, gergindim. Salona girerken de ceplerimi arayan güvenlik görevlisiyle tartışacaktım az kaldı. Çakmağım olmadığına dair yemin etmemi bekler gibiydi. Üç kez sordu, iki kez aradı ceplerimi. İstesem kama ya da balta sokabilirdim salona, öyle çakmağa odaklıydı adam. O motivasyonla, bulsa çakmağı eğebilirdi pekala.

Salona girmemle birlikte büyük bir uğultu koptu. Maç başlamak üzereydi, ilk beşler son talimatlarını alıyordu koçlarından. Tribünler dolu ve ateşliydi, bu kadarını beklemiyordum. Taraftarlara dikkat kesildiğimde yanlış maça geldiğimi sandım önce, hepsi Demirsporluydu çünkü. Formaları, bayrakları hatta tezahüratları bile bir kadın basketbol maçına ait değildi, buram buram futbol kokuyordu. Şehirlerinin takımını bu kritik maçta yalnız bırakmak istememişlerdi anlaşılan. Ceplerine az biraz para konmuş da olabilirdi tabii.

Aynı eğretiliği salondan ayrılana dek gözlemledim. Tepkilerinden basketbolu pek bilmedikleri de anlaşılıyordu üstelik. Çeyrek sonunda ilk yarının bittiğini sanıp sigara içmek için dışarı çıkmaya yeltenen de oldu, Edirnespor’un hızlı hücumlarında ofsayt beklentisiyle bağrışan da. Çok az abartıyorum.

Yerim ASKİ bankı tarafındaydı, yine de Sanem Hanım’ı rahatlıkla görebiliyordum, hiç oturmuyordu çünkü. Telefondaki heyecanı artarak sürmüştü belli ki. Baskı altındaydılar, hem oyunda hem de psikolojik olarak. Ben de öyleydim. Salona girmemden kısa bir süre sonra, apartmandan çıkmamla başlayan huzursuzluğumun nedenini anlamıştım: İnsanlar boğuyordu beni. Ağrısının tam yerini onu arttırmak pahasına eliyle bastırarak bulan birinin yaptığını, binlerce kişinin toplandığı bir salona girerek yapmıştım ben de.

Bu fikir maçı izlediğim halde hiçbir şey görmeyecek duruma gelinceye, hangi takım hangi potaya hücum ediyor karıştırıncaya kadar büyüdü içimde. Çiçekçi, biletçi, güvenlik görevlisi ya da taraftar, insanlardan uzaklaşmalıydım. Kendimi, en hafifinden, yabancı hissettiriyordu iletişim. Ne para üstü almak istiyordum ne de selam vermek. Bir an önce evime dönmeliydim, sessizliğime, yalnızlığıma, kitaplarıma ve saçmalıklarıma. Benim basketbol maçında ne işim vardı…

Salondan çıktığımda kaçıncı çeyrek oynanıyordu bilmiyorum. Maçı izlediğimi söyleyebilecek kadar kalmıştım ama, görev tamamlanmış sayılırdı.  Salondan ayrılırken son kez Sanem Hanım’a baktım suçlulukla. Endişeli görünüyordu, takımı yeniliyor olmalıydı. 

Dönüş yolunda daha da hızlıydı adımlarım, bir ara koşmuş bile olabilirim, öyle yorulmuştum Gazipaşa Parkı’na vardığımda.

Elli metre kaldığı halde eve çıkacak son gücü bulamamış, bankın birinde biraz olsun soluklanmak istemiştim. Neyse ki kalabalık değildi park, tıpatıp kendisine benzeyen minik kızıyla şakalaşan genç bir anne, önünde hiçbir zaman müşteri görmediğim, arkasındaki iki direğe gerdiği ipe karakalem portrelerini asmış bir sokak ressamı, Kraliçe’den bile yaşlı duran ihtiyar bir kadından başka kimse yoktu.

Anne kız aynı renk elbiseler giymişlerdi, matruşkalara benziyorlardı. Ressam arada bir arkasına dönüp portreden çok karikatürü andıran resimlerine bakıyor ve muhtemelen mizah dozunu ayarlamayı bir türlü beceremediği için kendi kendine söyleniyordu. Hüzün dolu gözlerini boş süs havuzuna dikmiş yaşlı kadının kucağında kapalı bir şemsiye duruyor, eşarbından taşan ak saçları çizgili deftere benzeyen kırışmış alnına dökülüyordu.

Oyuna tekrar girmeyi bekleyen bir oyuncu gibi oturuyordum bankta. Olduğum yerden balkonumu da görebiliyordum, ki bu biraz yatıştırmıştı beni, dinlendirmişti. Önce bira alacak sonra da eve gidip kitap okuyacaktım, oyun planım buydu. Belki Kemal Bilbaşar’ın en güzel üç öyküsünü seçerdim. Cevizli Bahçe kuvvetli adaylardandı. Kim bilir, belki de bir bira açıp masamın başına geçer, kalemimi düşünce gücüyle oynatmayı denerdim bir kez daha. Olur mu olurdu…

Sıtkı Silah
16.04.16-Adana

Hiç yorum yok: