11 Kasım 2015 Çarşamba

FERMAN TOPRAK ARKADAŞIM MIYDI SAHİDEN?



Bel ağrım bir türlü geçmemişti, günden güne de artıyordu. Hastaneye gidip film çektirmek zorunda kaldım. ‘’Fıtıkçık,’’ dedi nörolog, ‘’ameliyatlık değil ama önlemini almak gerek.’’ Birtakım ilaçlar yazdı. Hiçbirini almadım. Annemden tecrübelenmiştim, doktora teşhis için gitmiştim sadece, aklımda başka bir tedavi yöntemi vardı. 

Geleneksel tıpla ilgili bir doktor bulmam çok sürmedi. Modern pek bir şey yoktur zaten Adana’da, zorlanmamıştım. Akupunktur ve kayropraktik tedavi uzmanıydı Ramazan Bey, sabahın erken bir saatinde aradım ve o güne randevu aldım. Lanet ağrılarımdan bir an önce kurtulmak istiyordum.

Nörolog ameliyat olması gerektiğini söylediğinde annemi İstanbul’da bir doktora götürmüştüm, Dr.Nişan Nişanyan’a. İşinin ustasıydı Nişan Bey, kime sorsam onu önermişti ve Moda’daki muayenehanesine bir hasta girerken bir diğeri çıkıyordu. Geçekten de sayesinde ameliyatsız iyileşebilmişti annem, iki hafta içinde dikelmişti. Dikelmek?

İstanbul’a gitmektense benzeri bir tedaviyi Adana’da olabileceğimi düşünmüş ve Ramazan Bey’i bulmuştum bense. İş seyahatlerimde ya da acil durumlarda zor da olsa binebiliyorum uçağa, diğer zamanlarda otobüsü tercih ederim. On iki saatlik otobüs yolculuğunun fıtıkçığımı olgun bir fıtığa dönüştüreceği kesindi. Ben de hiç risk almadan Ramazan Bey’in Mücahitler Caddesi’ndeki yerine gittim. Evime beş dakika uzaklıktaydı, on bin metre yükselmeye ne gerek vardı.

Her neyse işte, Dr.Ramazan Odabaşı beni eğdi, büktü ve belimden çatur çutur sesler çıkartan birkaç hareket yaptı. Rahatlamıştım. Taksiyle gittiğim doktordan yürüyerek döndüm eve. Ve inanmayacaksınız, boyum uzamıştı. Ciddiyim.
Mahalle sınıkçılarını bilir misiniz? Ben hiç gitmedim ama eski mahallemizde bu işi yapan yaşlı bir kadın vardı, hatırlıyorum. Ceviz ağacından düşen torununa yanlış bir tedavi uygulamış, çocukcağızın sol kolunun omzundan kesilmesine neden olmuştu. Sokakta oyun oynarken tişörtünün boşlukta sallanan kolu hala gözümün önündedir. Korkutucuydu. 
Nişan Bey’in de Ramazan Bey’in de yaptıkları pek farklı değildi bana kalırsa. Yani diplomalı birer sınıkçıydılar. Sadece tedaviye başlamadan önce omurilik filminizi görmek istemeleri bakımından ayrılıyorlardı o yaşlı kadından. Yani bence. Ramazan Bey sigara içip içmediğimi bile sordu ama bunu daha çok diğer uzmanlık alanı olan akupunktur için yaptı gibi geldi bana. İki seansta sigarayı bıraktırdığına dair bir şeyler okumuşluğum vardı internette. Doktorları ve meyhaneleri gitmeden önce araştırmışımdır hep, işimi sağlama aldığımı düşünmeyi severim.
Muayenehanesinden ağrısı yok denecek kadar hafiflemiş ve birkaç santim uzamış biri olarak çıkıyordum ki yüzmemi, yürümemi ve pilates yapmamı önerdi Ramazan Bey. Hatta gerekli egzersizleri gösteren, resimli bir kağıt da tutuşturdu elime. 
Günler sonra ağrısız, rahat bir uyku çekmiştim o gece. Sabah ilk iş, yani kahvemi içtikten sonraki ilk iş, doktorun verdiği kültürfizik hareketlerini yapacaktım. Yüzebileceğim bir havuz yoktu yakınlarda, yürümeyi de sevdiğim söylenemez. Geriye pilates kalıyordu. 
Kahvemi içtikten sonra her bir hareketin sürekli sırıtan, içten pazarlıklı sevimsiz bir adamla anlatıldığı o resimli kağıdı bir türlü bulamamıştım. Yer yarılmıştı da en dibine girmişti sanki. Kitaplığa baktım, anahtarlarımı, tutmamış kuponlarımı, yıllardır kullanmadığım cüzdanımı koyduğum çekmeceye de, Bu Kaçıncı Tekil, Klasikleri Herkes Okumuştu ve Kimse Porno İzlemiyordu, İçime Attığım Tivitler ve Mükerrer Sorular Kolokyumu gibi ölümümden sonra yayınlanmasını istediğim defterlerimi istiflediğim masaya da, sabırsızca okunmayı bekleyen sıkı kitaplarla dolu orta sehpaya da, her yere baktım, her yere… Yoktu.
Kendime bir kahve daha koyup televizyonun karşısına geçtim. Canım sıkılmıştı bu işe, salak gibi hissetmiştim, bir kağıt parçasına bile sahip çıkamıyordum. Kanalları son sürat geçerken Ebru Şallı’yı gördüm bir an, pilates yapıyordu. Hemen geri döndüm, parmağım o hızla iki kanal daha değiştirmişti çünkü. Televizyon kumandasındaki fren mesafem -normal koşullarda- iki kanaldır.
Bu ayrıntılara neden girdiğimi bilmiyorum. Kısaca söylemek gerekirse şansım yaver gitmişti, sevimsiz bir adam yerine Ebru Şallı eşlik edecekti bana, daha ne isterdim.
Yarım saate yakın tüm hareketleri yaptım onunla birlikte, kedi duruşunu bile. Komik görünüyor olmalıydım ama aldırmadım, sağlığım söz konusuydu.
Hareketler bitip de Ebru Şallı programın ikinci bölümüne katılacak konuğundan bahsetmeye başladığında ter içinde kalmıştım. Sandığım kadar kolay bir spor değildi pilates, yoksa yürümeli miydim. Ebru Şallı da gelecekse düşünebilirdim bunu, başka türlü mümkün olmazdı.
Sırılsıklamdım. Hemen duşa koştum, televizyonu bile kapamadan. Kimin olduğunun hiçbir önemi yok, terden tiksinirim. 
Duştan çıkmış kurulanıyordum ki, çok eskilere ait bir şey uyandı içimde, belki çocukluğuma ya da daha gerisine, önceki hayatıma ait bir his. Paniklemedim, başıma sık gelen bir durumdur. Kendimi bugüne ait hissettiğim anlardan bile sık. Beni tetikleyen Ebru Şallı’ya bir şeyler anlatan o ses olmuştu; hem tanıdık hem bulanık, sisler içinden gelen bir sesti.
Televizyondaki adamın yüzünü görür görmez, duyduğum his yoğunlaşmıştı. Bir sabah kuşağı programına konuk olabilecek kimi tanıyor olabilirdim ki. Önceki hayatımda kameraman mıydım yoksa. Aklımdan bu tuhaf düşünceyi hemen uzaklaştırıp dinlemeye koyuldum. Henüz giyinmemiştim bile, üzerimde kan kırmızısı havluyla kanepeye oturmuş bana bir ipucu vermesini bekliyordum adamın. Kan? 
Çok geçmeden konuğun yeni çıkan albümünden bahseden bir türkücü olduğunu anladım. Tanrım, önceki yaşamımda bağlama mıydım yoksa. Hayatı Tespih Yapmışım, Sallıyorum isimli garip bir türküyü söylemeye başladığında ekranın altında adı da belirmişti: Ferman Toprak.
Tabii ya, dedim, ismi anıların içinden bulup çıkarmama yetmişti, çocukluk arkadaşım Ferman’dı karşımdaki adam, Küçük Ferman. Birkaç yazı birlikte geçirmiştik Dostlar Sitesi’nde, epey samimi olduğum bir arkadaşımdı, çetemizin üyelerindendi.
Urfalı bir ailenin oğluydu Ferman. O zamanlar da düğünlerde sahneye çıkıp türkü söylerdi, bir kaseti bile vardı hatta. Albüme kaset dendiği zamanlardı. Ünlü olduğunu söyleyip hava atardı bize, tam olarak anlamazdık ne demek istediğini ama macera dolu bisiklet turlarımızda ya da minyatür kale maçlarımızda ünlü birinin bulunması hoşumuza giderdi yine de.
Türküsünü bitirmiş, Ebru Şallı’nın sorularını cevaplarken fark ettim, gülüşü hiç değişmemişti Ferman’ın, bakışları da. Aradan otuz yıla yakın zaman geçmişti ama Küçük Ferman’dı hala…
Utku’yu aradım o sırada, televizyonda yazlıktan bir arkadaşımızın olduğunu söyledim, bakalım tanıyacak mıydı. Soğuk bir sesle toplantıya girmek üzere olduğunu söyleyip kapadı telefonu. Büyülü Zamanlar’da onun için kıro dediğimden beri aramıza mesafe koymuştu Utku, bir türlü bağışlayamıyordu beni. 
Erdi’yi aramam söz konusu bile olamazdı, onun için de ‘’Mafya olduğuna eminim,’’ demiştim. İki roman daha yazarsam çevremde kimse kalmayacağını düşünüyordum, Yiğit’i ararken. Toplantısı yoktu neyse ki, hatta ofisindeki televizyon bile açıktı, bir ekonomi programında inip çıkan petrol fiyatlarını takip ediyor olmalıydı. 

Tahmin ettiğim gibi, Ferman’ı hatırlamamakla kalmadı Yiğit, tüm anlattıklarımı kurduğumu, Dostlar Sitesi’nde Ferman diye birinin olmadığını ve gecikmeden doktora görünmem gerektiğini söyledi.
Sadece bir an şüphe ettim kendimden. Bir an. O bile yetti korkutmaya, deliriyor olabilir miydim gerçekten. Sabah kuşağı programına konuk olmuş bir türkücüyle ilgili anılar mı üretiyordu zihnim. Kirvesinin İbrahim Tatlıses olduğunu uyduruyor muydum yani. Kesinlikle hayır, -her zırdeli gibi- deli olmadığıma yüzde yüz emindim, karşımdaki adam yazlık arkadaşım Küçük Ferman’dı.
Aklımdan bunlar geçiyordu ki çocukluk günlerinden bahsetmeye başladı konuk, Mersin’deki yazlarını, ilk sahne deneyimlerini anlattı Ebru Şallı’ya. İşte, dedim kendi kendime, Dostlar Sitesi’nden de bahsedecek, delirmediğimi görecek Yiğit, olağanüstü bir hafızaya sahip olduğumu kabullenip özür dileyecek benden.
Ama öyle olmadı. Ferman’ın sözlerini kibarca kesti Ebru Şallı, eski yazlar umurunda değildi belli ki. Sonraki konuğuna sormak isteyeceğimiz sorular için, bana bir hane fazlası varmış gibi gelen telefon numaralarını hatırlattı. Astrolog Burcu Burçak, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini açıklayacaktı reklamlardan sonra, ekranlarımızın başından ayrılmamalıydık.



                                                                                                                                         Sıtkı Silah   
          11.07.15/Adana   

Hiç yorum yok: