20 Ekim 2015 Salı

FISTIKÇI


İki hafta boyunca evden dışarı adımımı atmamıştım. Yalçın’ın yerine gitmek istemem bundandı; sıkılmıştım. Oku oku nereye kadardı. Sonuna kadardır aslında, arada insana karışmak da gerekir ama. Bu yürüyüşlerde, apartmanımızın kapısında ihtimal ki yalnızca benim gördüğüm o Dikkat Hikaye Çıkabilir! tabelasının rolünü de unutmamalı…

Unutmak demişken, konuşmayı unutmaktan korkuyordum. Hikaye bulmaktan çok amacım pratik yapmaktı belki de. “Günaydın anne”, “Eline sağlık” ve “İyi geceler” dışında pek cümle kurmuyordum o günlerde. Antrenmansızdım.

“Menüye rakı koymaya karar verdik ortakla, bira-çizburgerle Adana’da tutunmak mümkün değil.”

Yalçın’ın bana neler anlatacağını az buçuk biliyordum. Dedim ya, hikaye bulmak değildi asıl niyetim. Tanrı aşkına anlamıyor musunuz, eski bir dostla sohbet pekala iyi gelebilir yaralara. Tanrı da şaşkın, hangi birine…

Konuşan o olmazdı yalnızca. Yakın çevremde neler yaptığımı soran nadir insanlardandır Yalçın; yazdıklarımı merak eder, tezgahta ne var anlatmamı ister ara sıra. Herhangi bir hikayemde mekanından, yani Smackbull’dan bahsedip edemeyeceğimi de sormayı unutmaz.

“Adı değişmeden rakı servisi başlarsa, bir hikayeye girmesi garanti.”

Evet, çevremde yazarlığı meslekten sayan tek kişi oydu belki de. Bir ona poz yapabiliyordum. Genelde ikinci litreden sonra, yaşayan en cins yazar olduğumu filan anlatmaya koyuluyordum. İkimize de kuşkulu geliyordu sözlerim, ben daha az inanıyordum.

“Benim gizli bir levyem var Yalçın, istersem bir menüyü bile uçurabilirim.”

İşte böyle saçmalıklar…

Neden bu kadar uzattım bilmiyorum; Yalçın yoktu, gerisin geriye dönmek zorunda kaldım. Yolda birkaç yere daha uğramak geldi aklıma, öylesine çene çalabileceğim başka kapılar da vardı.

İlkin ciğerci Hayri’yi düşündüm, modumda olmadığımdan vazgeçtim. Takviye bir porsiyon isteyip istemediğimi sorma şeklinden huylanıyordum her şeyden önce. Huzursuz ediyordu o adam beni. Fazla anlamlı, hatta pornografik buluyordum tarzını.

“Geleyim mi Sıtkım?”

Hayır, Hayri olmazdı. Bira aldığım kuruyemişçiyi düşündüm. Hem günlük dozumu tedarik eder hem de laflardım biraz. Yine Nuri Alço taklidi yapardı belki. Adam eski Türk filmlerinin hastasıydı; her gün başka bir sahneyi yaşıyormuşçasına anlatır, ardından sorardı soracağını.

“Kaç litre abi, dolduruyorum?”

Dolaptan kaç bira aldığımı, ne kadarlık kabuklu fıstık istediğimi böyle sorardı.  Bir an onu da görmek istemediğimi düşündüm nedense, çekemezdim. Hatta bira için de süpermarkete gitmeye karar verdim.

Gazipaşa Bulvarı’na saparken feci bir kazaya tanık olacaktım neredeyse. Paslı hırıltılar çıkararak geri geri giden koca bir belediye aracı, kulağı duymayan yaşlı bir kadını eziyordu az kalsın. Handiyse gerçekleşecek o korkunç sahnenin tetiklemesiyle mi bilmiyorum, haftasında uzuncana bir cep öyküsü yazacaktım.

Görünmez Kaza

Görünürde vinç yoktu.

Paniğim henüz geçmişti ki yan taraftan bir camın, Kuaför Mesut’un silinmekten görünmez olmuş pirüpak camının sertçe tıklatıldığını duydum.  Bir yandan deri koltuğa gömülmüş müşterisinin yanak kıllarını çekiyor, bir yandan da beni çağırıyordu içeri. Sağ eliyle sağ kulaklığını, sol omzuyla sol kulaklığını sabitleyip, sol elinin üç parmağını plağın üstünde hızla oynatan bir DJ’e benziyordu o haliyle. En azından ben benzetmiştim.

Eyvah, diye söylendim içimden, yine avcılık hikayesi anlatacak, o esnada kulak kılı yakmasa bari, ikisi bir arada katlanılmaz oluyor…

“Yalan mı Sıtkı abi, avcı olduğumu duyan caniymişim gibi bakıyor, malı götürürlerken iyi ama...”

Mesut yaşça büyük olmasına karşın bana abi demekten vazgeçmiyordu bir türlü. Avcılık Derneğinin yanı sıra Çatalburun Yetiştiricileri Derneği, Berberler ve Kuaförler Dayanışma Derneği gibi birkaç kurumun daha başkanıydı yanılmıyorsam. Sosyal biriydi kısaca. Hatta fazla sosyal, hani şu ayaklı gaste dediklerinden…

“Kestaneci Cemil’i duydun mu Sıtkı abi?”

Görünmez cam kapıdan içeri adımımı atar atmaz bunu sormuştu. Önce kimden bahsettiğini anlamadım. Dişine sıkıştırdığı iple yanak kılı çeken birinin konuşmasına odaklanmak kolay değildi.

“Fıstıkçı Cemil mi?”

Kış aylarında kestane, yazın Antep fıstığı satardı Cemil. Tezgahı, bizim apartmanın çaprazındaki taksi durağının yanından eksik olmazdı yıl boyunca.

“İntihar etmiş Sıtkı abi.”

Habere vereceğim tepkiyi merakla bekleyen o yüzdeki saklı haz, insanlığa beslediğim duyguların sebeplerini özetliyordu sanki. Ne işim vardı ki dışarıda; dışarısı cinayetti, kazaydı, intihardı, canlı bombalardı, magazindi, gerzek derneklerdi, kıllı yanaklardı, güven duyulamayacak ve tiksinecek her şeydi dışarısı…

Mesut’a hiçbir şey söylemeden çıktım dükkandan. Saçımı uzatmaya başladığımdan beri camdan selamlaşmakla yetinirdim zaten, ne zamandır girmişliğim yoktu içeri. Daha da gireceğimi sanmıyordum…

Süpermarkete gidip üç litre bira aldım, biraz da fıstık. Eve dönerken taksi durağının yanındaki boşluğa bakmamaya çalıştım. Bakmamaya çalışmak tuhaf bir görme biçimiydi. Apartmana girerken Dikkat Hikaye Çıkabilir! tabelasını sökmeyi denedim. Lanet olsun yapamadım. Yukarı çıkınca ilk işim internetteki haber sitelerini taramak oldu, belki bir şeyler öğrenebilirdim…

Evet, oradaydı. 20bin lira borç için çamaşır ipiyle asmıştı kendini, Adanalı fıstıkçı. Zabıtalar çalışmasına engel olduğundan borcunu bir türlü kapatamamıştı, habere göre. Dünya böyle boktan bir yerdi işte. Odasında arama yapan polis bir de intihar mektubu bulmuştu.

“Benim ölüm sebebim zabıtalar…”

Sıtkı Silah / Adana

Hiç yorum yok: