17 Ağustos 2015 Pazartesi

KARNAVALDA GÖZYAŞLARI


Ne karnavaldı ama. 

Kaldırımlarda başında portakal çiçeğinden taçlarla pazara giden yaşlı kadınlara her gün rastlamıyordunuz, ya da saat başı Atatürk Parkı’nda konser izleme şansınız olmuyordu yıl boyunca, yalnızca bir hafta sonu görülecek şeylerdi bunlar Adana’da, Portakal Çiçeği Karnavalı’nda yani. 

İstanbul’dan Can gelmişti günübirliğine, karnaval fotoğrafı çekmeye. Çocukluk arkadaşlarınızdan uzak durun derim, özellikle de fotoğrafçı olanlarından. Tüm cumartesi onunla dolaştım. Kortejin içine girdik, dışına çıktık, yüzü turuncuya boyalı çocuklar, palyaçolar, motosiklet dernekleri, araba kulüpleri, Borsa Lisesinin ilk Anadolu Lisesinin son mezunları, gururlu öğretmenler, zarif balerinler, renkli traktörleriyle sevimli çiftçiler, mağrur doktorlar geçip durdular önümüzden alkışlar eşliğinde. Can çeker diye yakaladığım her ayrıntıyı paylaşıyordum onunla, bir copilot gibi hissetmiştim kendimi, ayaklarında yürümekten derman kalmamış mağdur bir copilot… 

 ‘’Can, şu bando şefini de çeksene. İşini bu kadar ciddiye alan birini daha önce görmemiştim...’’ 

‘’Çok seksi.’’ 

Seksi bulduğu eski demir perde ülkelerinin çekiç atma şampiyonlarına benzeyen o kadın değildi aslında, Can beğendiği fikirler için kullanırdı bu sıfatı. Yalnızca okuduğum kitapları satacağım bir kitapçı dükkanı açmak istediğimi söylediğimde de, sayısal lotoyu istisnasız her hafta tutturacak bir yazılımın mümkün olduğuna dair inancımı paylaştığımda da tepkisi aynı olmuştu, oradan biliyorum. 

Şikayet ediyorum ama Can’ın sayesinde dolaşmış, biraz olsun açılmıştım. Üzerinde çalıştığım roman bitmeden dışarı adım atmamaya karar vermiştim ve lanet şey uzadıkça uzuyordu. Günlerdir kanepedeydim, hemen hiç çıkmamıştım evden. 

Bir romanın ne zaman biteceğini yalnızca Tanrı biliyor olmalıydı. Yazarın bilmediği kesindi en azından. Kanepede yazmayı bırakıp masaya geçmeyi denemeliydim belki de, hızlanabilirdim böylece. Hem fıtık olmak üzereydim, kanepede yazmaktan mı ağrıyordu belim yoksa hareketsizlikten mi emin değildim. İsim konusunda bir an önce kararımı versem iyi olacaktı ayrıca, ‘’Albüm’’ ile ‘’Behçet Necatigil Şiirlerini Nereye Yazardı’’ arasında kararsızdım ve adını bilmediğim bir metni yazmak yavaşlatıyordu beni. 

Akşama doğru yeterince fotoğraf çektiğini söyleyip İstanbul’a dönmüştü Can, bende kalmasını teklif ettim ama kabul etmedi. Keşke etseydi… 

Atatürk Parkı’nın önünde ayrıldık. O taksiye binerken ben de eve doğru yürümeye başladım, uğultulu kalabalığın arasında. Dansçılar, müzisyenler, palyaçolar ışıltısını kaybetmişti gözümde, fotoğrafları çekilmiş, işleri bitmişti. Yazmak da mı söndürüyordu yoksa, tam bunu düşünüyordum ki bir kadın seslendi az öteden. 

 ‘’İnanamıyorum Sıtkı, hiç değişmemişsin.’’ 

En son beş dakika önce görüştüysek haklı olabilirdi, ama hatırlamamıştım kadını. 

‘’Kusura bakmayın çıkaramadım.’’ 

Yanıma kadar geldi ve birden sarıldı. Ne yapacağımı bilememiştim. 

‘’Adınızı söylerseniz ben de sarılmak isterim.’’ 

Bir yandan olanca kuvvetiyle sıkmaya devam ediyor, bir yandan da kahkahayla gülüyordu. Sonunda kurtulmuştum kollarından, gözlerinin içine baktım, hayır mümkün değildi, güzel bir kadına bakarken düşünemem zaten, olmamıştı, tanıyamamıştım. 

 ‘’Ahu ben aptal!’’ 

Yakın arkadaştık demek, ama bir şey ifade etmemişti ismi. Dalgalı kumral saçları, yeşile çalan ela gözleri ve kusursuz vücuduyla tanımasam bile o an tanışmak isteyeceğim bir kadındı karşımdaki. Üstelik Rio için giyinmiş gibiydi, bilet bulamayınca Adana’ya razı olmuştu sanki. Her şeye sıfırdan başlasak olmaz mıydı. 

‘’Almanca Anadolu’dan,’’ dedi, aklımdan bunlar geçerken. İnanamamıştım, evet ortaokul arkadaşım Ahu’ydu, oydu. Ben lisede başka bir okula geçene kadar üç yıl aynı sınıfta okumuştuk, nasıl hatırlayamamıştım. Kendimi affettirmek için başındaki portakal çiçeği tacını düşürmemeye de özen göstererek kısaca sarıldım tekrar. 

Ayaküstü sohbet ettik biraz. Fotoğrafçı olmadığına dair yemin ettirene kadar temkinli davrandım, sonrasında ben de rahat hissettim kendimi. Onunla konuşmayı özlemiş olduğumu anlayınca irkildim, yokluğunu henüz fark etmediğim ne eksikliklerim daha vardı kim bilir. Kortej çekiciliğini yitirmişse de devam ediyordu o sırada, parkta bangır bangır bir müzik başladığında birbirimizi güç duyar olmuştuk. 

 ‘’Benim karnavalım bu kadar Ahu, balkonda bira içmeye gidiyordum, gelmez misin?’’ 

Kalabalıktan bunaldığını, teklifimi memnuniyetle kabul ettiğini söyledi. Birlikte yola koyulduk. Birlikte yola koyulmayı da özlemiştim, okul yıllarında az yürümemiştik onunla. Ben de ne çok şeyi özlüyordum öyle… 

İlk biralarımızı içerken soruları daha çok o sordu. Hayatımdan bahsetmek kadar sevmediğim az şey vardır. Hangi işlerle uğraştığımı, nasıl yaşadığımı anlatmak zor gelir bana. Adana mı yoksa İstanbul mu, tam olarak nerede yaşadığını bile bilmeyen bir adam için ne kolay ki. 

İkinci şişelerimizde hava kararmaya başlamıştı. Ahu ısrarla konuyu bana getiriyor, kendi hakkında bir zamanlar İstanbul ve Bursa’da yaşamış olsa da Adana’da oturması, on yıl kadar önce iş hayatını bırakmış olması dışında bilgi vermiyordu. 

Sınıf arkadaşlarımızdan da konuşmaya çalıştık ama adlarını saydıklarımı o çıkaramıyor, onun anlattıklarını mümkün değil ben hatırlamıyordum. Hırsız Cemil’i tanımıyordum, el altından kumar oynatan kahvehane işletmecisi Yekta’yı da. Tikinin geçmediğini duyduğuma üzülmüştüm gerçi ama o kadar, başka bir his yaratmamıştı bende. Konuşurken alnının ortasına vurup duran birini hatırlamayışımı garipsemişti Ahu. Haksız sayılmazdı. Hayır, mutlu sonlarla biten masajlarıyla ünlü salonun sahibi Cenk’i de çıkaramamıştım. 

‘’Yazar adamsın, mutlu sonları bilmen gerek halbuki,’’ diyerek şuh bir kahkaha atınca okul hakkında daha fazla konuşmamaya karar verdim. Ya yeraltı dünyasına eleman yetiştiren karanlık bir eğitim kurumunda okumuştuk, ya da Ahu her okuldan çıkabilecek çürük yumurtalarla görüşüyordu sadece. 

O üç, ben dördüncü biraya geçmiştim ki Can aradı havaalanından, yardımlarım için bininci kez teşekkür etmeye. Fotoğraflarla ilgili aklına çok seksi bir fikir geldiğini, olgunlaştığında bana da açacağını söylediğinde, yandık, diye geçirmiştim içimden, her birinin hikayesini yazmamı isteyecek. Çevremdeki herkes hikaye yazmamı isteyip durur, pek azı okurdu. Tecrübeliydim. İki gün sonra olgunlaşmış fikrin düşündüğüm şey olduğunu öğrenince şaşırmayacaktım. 

‘’Sen neler yapıyorsun, anlatsana biraz?’’ 

Ben de bu soruyu bin kez sormuştum Ahu’ya, hakkında elle tutulur bir şeyler öğrenmek için. Sohbetlerde genelde dinleyen taraf olmayı seçmişimdir, ama balkona oturduğumuz andan itibaren ben anlatıyordum sadece, hiç adil değildi. 

‘’Saf mısın nesin be Sıtkı, anlamadın mı hala?’’ 

Alaylı bir ton vardı sesinde, rahatsız olmuştum. Ne anlamam gerekiyordu ki. 

 ‘’Madem çok merak ettin, 200 Dolar çıkar da gör. Bu dost tarifesi ha ona göre…’’ 

Biraya uzanan elim öylece kaldı o an. Dondum. Söyleyecek hiçbir şey yoktu. Yüzüne de bakamıyordum utancımdan, üzüntümden, her ne boksa işte ondan. Ani bir hareket ve emanet bir kuvvetle birayı tuttum, koca bir yudum aldım, ardından babamın tavla masası olarak yaptırdığı ahşap sehpaya bıraktım boş şişeyi. Zaten babamın ölümünden beri kırık atıyordum zarları, tavlayı annemin odasında bir dolaba kaldırıp masasını balkonda kullanmaya başlamıştım. Nasıl oldu bilmiyorum, bir anda hüngür hüngür ağlıyor buldum kendimi. Durduramıyordum hıçkırıklarımı, istiyor ama yapamıyordum. Nasıl yapabilirdim ki, karşımda oturan kadın ortaokul aşkımdı.

Sıtkı Silah /Adana

Hiç yorum yok: