5 Ağustos 2015 Çarşamba

BİR İLİMİZ


Mezarlık ziyaretleri günlük hayatta düşünemediğimiz şeyler getiriyor akla. Benimkisi de buna benzer bir deneyimdi aslında. Belki de bir tür aydınlanma. Ama durun bir dakika, olayı en başından anlatmalıyım. 

Korkumdan heyecanımı unutmuştum. Ayın on üçüydü, üstelik cumaydı ve uçağa biniyordum. Yayıncım arayıp da imza günü için İstanbul’a davet ettiğinde, zamanlamanın farkında bile olmadan kabul etmiştim teklifini. Bir okur bir okurdur, diyordu. Haklıydı. Ona satışlar için elimden gelen katkıyı sağlamaya hazır olduğumu göstermem gerekiyordu. Yazıp bırakan şanslı yazarlardan değildim. Bir yazar olduğum bile şüpheliydi. 

Benim için başlı başına bir gerginlik nedeni olan imza gününe bir de uçak korkusu eklenmişti. Trenle gidemez miydim sanki; yola bir gün önce çıkar, dirseğimi pervazın metalik soğuğuna dayayıp, burnumu ara sıra cama yapıştırarak Toroslar’ı, Konya ovasını, Bolu’yu izlemenin keyfini çıkarır, tekdüzelikten sıkıldığım anlarda Svevo ya da Pirandello okurdum. Onlar da açmazsa İlhan Berk’in Enis Batur’a, Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya, Yahya Kemal’in Ahmet Hamdi’ye yazdığı mektuplara göz atabilirdim. “Yahu Enis, sen insanı deli edersin, bilmem bunu biliyor musun?”, “Yapıtlarımın parasal değerine gelince, pek fazla iddiam yok, ama zamanla herhangi birinin resimleri kadar satılabilir olmazlarsa çok şaşarım doğrusu”,  “Pek muhterem ve pek muazzez muhibbim efendim…” Bir de bakardım ki İstanbul’dayım. Uçağa adımımı atar atmaz böyle düşünmüştüm. Herhangi bir seçim yaptığım an, zihnim değerlendirmediğim alternatifin hikayesini olası sonuçlarına kadar kurmakta ısrarcı davranır nedense.

Sorunsuz bir yolculuktu. Ne korkumun tadına varacak, ne de imza günü stresini doyasıya yaşayacak zamanım olmadı. Önümdeki koltuk arasına konmuş derginin çengel bulmacası tam bir saatimi aldı. Bir saat on beş dakikalık yolun ilk bölümünü sayı saymakla geçirmiştim. İstanbul’a inene kadar kaça varacağımı merak etmiştim.  Daha Toroslar’ı yeni geçmiştik ki, sıkıldım, üç yüz yirmide bıraktım saymayı. Saymak saçmaydı. 

Ardından son yolculuğumu yapıyor olabileceğimi düşünmeye çalışıp hayatımı özetleyen bir cep öyküsü tasarladım içimden.

Hayat Hikayem

Henüz on beş yaşında bir trafik kazasında öldüğümü yıllar sonra anladım.

Hayatımı özetlemek de sandığımdan kısa sürmüştü. Bahsettiğim o dergiye uzandım ben de. Önceki yolcu, bulmacasının bir kısmını çözmüştü; kuşe kağıdın üzerindeki çarpık çurpuk kurşun harfler nasıl da eğreti duruyordu. Çiğnenip atılmış bir sakız kadar biçimsiz ve mide bulandırıcıydılar. Başka seçeneğim yoktu ama, yanıma kitap almayı unutmuştum ve dergideki yazılar ilgimi çekmemişti. Yeni yetme bir dizi oyuncusu gerçek aşkı aradığını söylediği bir röportaj vermişti; bir gezi kulübü yazın görülmesi gereken şehirleri listelemişti, rastlantı bu ya hepsine de uçuşu vardı hava yolu şirketinin; bir başka sayfadaysa hayatımızı değiştireceği iddia edilen on meyve kokteyli sıralanmıştı…

Yukarıdan aşağıya “Karadeniz Bölgesinde bir ilimiz” yolculuk boyunca oyalamıştı beni. Soldan sağa “villa” yazıyordu, o yakışıksız harflerle. “Büyük ve gösterişli ev” sorulmuş, önceki yolcu tereddütsüz cevaplamıştı. Herif zengin olmalı, diye düşünmüştüm, bulmacada onca soruyu yanıtsız bırakmışken “villa”yı atlamamıştı. Henüz hayallerinden vazgeçmemiş otuzlarında bir kadın ya da haziran başından Mersin’deki yazlığına göçüp sezonu orada geçiren bir altmış yaş üstü olamazdı söz konusu yolcu; o harfler orta yaşlı bir erkeğe aitti, bundan emindim. Hafif esmer biriydi hatta, güneş gördüğünde kızıla çalan sütlü kahveydi teni. Elleri küçük ve yuvarlak, siyah kalın kıllı parmaklarıysa etliydi. Taşeron bir firmada çalışıyordu, hayır, bizzat sahibiydi o şirketin; İstanbul’a ana firmayla görüşmeye giderken havalı görüneceğini düşünerek bulmaca çözmeyi denemiş, üç beş sorudan sonra yanında oturan genç kadına daha fazla mahcup olmamak için kokteyl tariflerini okumaya başlamıştı…

İnene kadar yazamadım, villanın “v”siyle başlayan o yitik ili. Yozgat, Kastamonu, Zonguldak, Sinop, Samsun, Trabzon, bana hep o bölgeden dışlanmış izlenimi vermiş Bolu, tekrar Zonguldak… Bir türlü bulamıyor, son olarak yine Zonguldak’ı mırıldanıyordum ümitsizce. Neden bilmiyorum.

Van geliyordu aklıma, başka da “v” harfiyle başlayan il bilmiyordum. Doğu Anadolu Bölgesindeydi o; soğuk, daha da önemlisi kısa kalıyordu. Başka soruları cevaplayıp, çıkan harflerle o ili bulmayı da yedirememiştim gururuma. Kemer ikaz ışıkları yanıp da inişe geçtiğimizde aldığım gibi bıraktım bulmacayı; çiğnenmiş bir sakıza dokunmuşçasına tiksinerek.

İndiğimizde hala huzursuzdum. Yolculuğu atlatmıştım ama o soru takılıp kalmıştı aklıma. Havaalanında kadim dostum Yiğit karşıladı beni, imza gününün düzenleneceği kitapçıya gitmeden önce yemek yiyip bir şeyler içecektik birlikte. Arabaya bindiğimizde ona da sordum, Karadeniz’de “v’” harfiyle başlayan bir şehir bilip bilmediğini. Vancouver, dedi ciddiye de alınabilecek bir sırıtışla. Benim aklıma ilkin Van geliyordu, onunkine Vancouver, farkımız buydu işte. Dünyam ne kadar da küçüktü…

Ve o küçük dünyama ne kadar tuhaf insan varsa sıkıştırmıştım. Yiğit, açık ara en garipleriydi. Havaalanından doğruca Aşiyan Mezarlığı’na sürdü arabayı. On üçüncü cuma uçağa biniyor, yere iner inmez de mezarlığa gidiyordum. Planından bahsettiğinde “Harika fikir,” dedim ona, “çıkışta da bir morg yaparız belki…”

Tanıdığım tek bibliyofildi Yiğit, onu kaybetmeyi göze alamazdım. Çocukluk arkadaşlığının yanında, hatta öncesinde, varoluşsal bir dayanışma da vardı aramızda. Entelektüel anlamda kollardık birbirimizi; keşfettiğimiz yazarları, şairleri paylaşır, nokta atış kitaplar tavsiye ederdik birbirimize, sımsıkı metinler… Yiğit önerdiğim tüm kitapları edinir, çoğunu okumazdı; bibliyofilinin okumakla çok da bir ilgisi olmadığını ondan öğrenmişimdir.

Neyse işte, Turgut Uyar hakkında bir kitap aldığını, mezarını ziyaret etmek istediğini söylemişti bana. Turgut Uyar denince akan sular durur bende; hemen kabul etmiştim bu albenili emrivakiyi. Böylece yola koyulduk…

Mezarlıkta kimseler yoktu. Bekçinin bize gösterdiği o yakın ilgiyi yardımseverlikten ya da sanat aşkından çok buna bağlıyorum şimdi düşününce; galiba sıkıntıdan patlamıştı. Yüzüne yaşlı ifadesi veren sağlıksız bir zayıflığı vardı adamın. Konuşurken gençleşiyor gibiydi ama; belki de bu nedenle çok konuşuyordu.

İlk olarak, arabayı bıraktığımız avlunun karşısında Yahya Kemal’in ve pek muhterem ve pek muazzez muhibbisinin mezarlarına uğradık, birer selam çaktık.

Sonrasında Turgut Uyar’ın mezarını bildiğini, bizi ona götürebileceğini söyleyip dar yoldan yukarılara doğru yürümeye başladı bekçi. Yiğit başka isimler de sormuştu bu yürüyüş sırasında, tüm mezar taşlarını ezberlemişe benzeyen rehberimize. “O burada”, “O burada değil” oluyordu cevapları. Onlardan hala yaşıyorlarmışçasına bahsetmesi hoşuma gitmişti. Bir ara kendimi de sormayı düşündüm, “O burada değil” yanıtını aldığımda “Emin misin?” diyebilmek için. Elbette ki yapmadım.

Turgut Uyar’ın mezarına vardığımızda biraz soluklandık, en tepeye çıktığımızı düşünmüştüm, öyle tırmanmıştık. Yanılgım uzun sürmedi, Edip Cansever’inki daha da yukarıdaydı çünkü. Harikulade manzarasıyla nefis bir mezardı; huzur içinde yatsın. Sonrasında Özdemir Asaf ve Orhan Veli’yi de ziyaret ettik, ve daha başkalarını…

Kırk beş dakika içinde Beyoğlu’ndaki bir kitapçıda olmam gerekiyordu, oysa ben bir bekçi ve bibliyofille mezardan mezara dolaşıp duruyordum. İlhan Berk yoktu, Tezer Özlü buradaydı, Cevdet Kudret ve Attila İlhan da; Reşat Nuri yoktu,  bunu “Demin çıktı,” der gibi söylemişti bekçi. Yiğit’in yoklaması biteceğe benzemiyordu açıkçası, Turgut Uyar’ın mezarıyla yetinememişti…

Peşlerinden yürürken, kitapları imzalarken kullanabileceğim çarpıcı sözler bulmaya çalışıyordum bir yandan da. Çabam sonuç vermiyor, aklıma parlak bir şey gelmiyordu; yine sevgilerle diye imzalayacaktım anlaşılan, keyifli okumalar dileyecektim okuyucularıma. Kendimi zerre geliştiremedim bu alanda; tüm yaratıcılığımı kitabın inşasına harcıyor olmalıyım, sıra imzalamaya gelince afallıyorum her seferinde…

Her neyse, Özdemir Asaf’tan Tevfik Fikret’e mi geçerkendi yoksa Onat Kutlar’dan Orhan Veli’ye mi tam hatırlamıyorum, hostes Rona Altınay’ın mezar taşını gördüm. Olduğum yere çakıldım kaldım. Yiğit tam o sırada çenesi de adımları kadar hızlı çalışan adama Yakup Kadri’yi sordu. Birden parçalar birleşiverdi bende. Rona Altınay’ın mezarına bakarken “Tabii ya,” diye bağırdım, “büyük ve gösterişli ev villa değil, konak. Herifin kıçından haberi yok!” İkisi de durmuş beni izliyordu. “O herif kim?” diye sordu Yiğit, bakışlarında merak ve endişe okunuyordu. “Boş ver o taşeronu,” dedim, “cevap Kastamonu.”

              Sıtkı Silah 
              21.03.2015/Adana

Hiç yorum yok: