20 Ekim 2015 Salı

FISTIKÇI


İki hafta boyunca evden dışarı adımımı atmamıştım. Yalçın’ın yerine gitmek istemem bundandı; sıkılmıştım. Oku oku nereye kadardı. Sonuna kadardır aslında, arada insana karışmak da gerekir ama. Bu yürüyüşlerde, apartmanımızın kapısında ihtimal ki yalnızca benim gördüğüm o Dikkat Hikaye Çıkabilir! tabelasının rolünü de unutmamalı…

Unutmak demişken, konuşmayı unutmaktan korkuyordum. Hikaye bulmaktan çok amacım pratik yapmaktı belki de. “Günaydın anne”, “Eline sağlık” ve “İyi geceler” dışında pek cümle kurmuyordum o günlerde. Antrenmansızdım.

“Menüye rakı koymaya karar verdik ortakla, bira-çizburgerle Adana’da tutunmak mümkün değil.”

Yalçın’ın bana neler anlatacağını az buçuk biliyordum. Dedim ya, hikaye bulmak değildi asıl niyetim. Tanrı aşkına anlamıyor musunuz, eski bir dostla sohbet pekala iyi gelebilir yaralara. Tanrı da şaşkın, hangi birine…

Konuşan o olmazdı yalnızca. Yakın çevremde neler yaptığımı soran nadir insanlardandır Yalçın; yazdıklarımı merak eder, tezgahta ne var anlatmamı ister ara sıra. Herhangi bir hikayemde mekanından, yani Smackbull’dan bahsedip edemeyeceğimi de sormayı unutmaz.

“Adı değişmeden rakı servisi başlarsa, bir hikayeye girmesi garanti.”

Evet, çevremde yazarlığı meslekten sayan tek kişi oydu belki de. Bir ona poz yapabiliyordum. Genelde ikinci litreden sonra, yaşayan en cins yazar olduğumu filan anlatmaya koyuluyordum. İkimize de kuşkulu geliyordu sözlerim, ben daha az inanıyordum.

“Benim gizli bir levyem var Yalçın, istersem bir menüyü bile uçurabilirim.”

İşte böyle saçmalıklar…

Neden bu kadar uzattım bilmiyorum; Yalçın yoktu, gerisin geriye dönmek zorunda kaldım. Yolda birkaç yere daha uğramak geldi aklıma, öylesine çene çalabileceğim başka kapılar da vardı.

İlkin ciğerci Hayri’yi düşündüm, modumda olmadığımdan vazgeçtim. Takviye bir porsiyon isteyip istemediğimi sorma şeklinden huylanıyordum her şeyden önce. Huzursuz ediyordu o adam beni. Fazla anlamlı, hatta pornografik buluyordum tarzını.

“Geleyim mi Sıtkım?”

Hayır, Hayri olmazdı. Bira aldığım kuruyemişçiyi düşündüm. Hem günlük dozumu tedarik eder hem de laflardım biraz. Yine Nuri Alço taklidi yapardı belki. Adam eski Türk filmlerinin hastasıydı; her gün başka bir sahneyi yaşıyormuşçasına anlatır, ardından sorardı soracağını.

“Kaç litre abi, dolduruyorum?”

Dolaptan kaç bira aldığımı, ne kadarlık kabuklu fıstık istediğimi böyle sorardı.  Bir an onu da görmek istemediğimi düşündüm nedense, çekemezdim. Hatta bira için de süpermarkete gitmeye karar verdim.

Gazipaşa Bulvarı’na saparken feci bir kazaya tanık olacaktım neredeyse. Paslı hırıltılar çıkararak geri geri giden koca bir belediye aracı, kulağı duymayan yaşlı bir kadını eziyordu az kalsın. Handiyse gerçekleşecek o korkunç sahnenin tetiklemesiyle mi bilmiyorum, haftasında uzuncana bir cep öyküsü yazacaktım.

Görünmez Kaza

Görünürde vinç yoktu.

Paniğim henüz geçmişti ki yan taraftan bir camın, Kuaför Mesut’un silinmekten görünmez olmuş pirüpak camının sertçe tıklatıldığını duydum.  Bir yandan deri koltuğa gömülmüş müşterisinin yanak kıllarını çekiyor, bir yandan da beni çağırıyordu içeri. Sağ eliyle sağ kulaklığını, sol omzuyla sol kulaklığını sabitleyip, sol elinin üç parmağını plağın üstünde hızla oynatan bir DJ’e benziyordu o haliyle. En azından ben benzetmiştim.

Eyvah, diye söylendim içimden, yine avcılık hikayesi anlatacak, o esnada kulak kılı yakmasa bari, ikisi bir arada katlanılmaz oluyor…

“Yalan mı Sıtkı abi, avcı olduğumu duyan caniymişim gibi bakıyor, malı götürürlerken iyi ama...”

Mesut yaşça büyük olmasına karşın bana abi demekten vazgeçmiyordu bir türlü. Avcılık Derneğinin yanı sıra Çatalburun Yetiştiricileri Derneği, Berberler ve Kuaförler Dayanışma Derneği gibi birkaç kurumun daha başkanıydı yanılmıyorsam. Sosyal biriydi kısaca. Hatta fazla sosyal, hani şu ayaklı gaste dediklerinden…

“Kestaneci Cemil’i duydun mu Sıtkı abi?”

Görünmez cam kapıdan içeri adımımı atar atmaz bunu sormuştu. Önce kimden bahsettiğini anlamadım. Dişine sıkıştırdığı iple yanak kılı çeken birinin konuşmasına odaklanmak kolay değildi.

“Fıstıkçı Cemil mi?”

Kış aylarında kestane, yazın Antep fıstığı satardı Cemil. Tezgahı, bizim apartmanın çaprazındaki taksi durağının yanından eksik olmazdı yıl boyunca.

“İntihar etmiş Sıtkı abi.”

Habere vereceğim tepkiyi merakla bekleyen o yüzdeki saklı haz, insanlığa beslediğim duyguların sebeplerini özetliyordu sanki. Ne işim vardı ki dışarıda; dışarısı cinayetti, kazaydı, intihardı, canlı bombalardı, magazindi, gerzek derneklerdi, kıllı yanaklardı, güven duyulamayacak ve tiksinecek her şeydi dışarısı…

Mesut’a hiçbir şey söylemeden çıktım dükkandan. Saçımı uzatmaya başladığımdan beri camdan selamlaşmakla yetinirdim zaten, ne zamandır girmişliğim yoktu içeri. Daha da gireceğimi sanmıyordum…

Süpermarkete gidip üç litre bira aldım, biraz da fıstık. Eve dönerken taksi durağının yanındaki boşluğa bakmamaya çalıştım. Bakmamaya çalışmak tuhaf bir görme biçimiydi. Apartmana girerken Dikkat Hikaye Çıkabilir! tabelasını sökmeyi denedim. Lanet olsun yapamadım. Yukarı çıkınca ilk işim internetteki haber sitelerini taramak oldu, belki bir şeyler öğrenebilirdim…

Evet, oradaydı. 20bin lira borç için çamaşır ipiyle asmıştı kendini, Adanalı fıstıkçı. Zabıtalar çalışmasına engel olduğundan borcunu bir türlü kapatamamıştı, habere göre. Dünya böyle boktan bir yerdi işte. Odasında arama yapan polis bir de intihar mektubu bulmuştu.

“Benim ölüm sebebim zabıtalar…”

Sıtkı Silah / Adana

17 Ağustos 2015 Pazartesi

KARNAVALDA GÖZYAŞLARI


Ne karnavaldı ama!

Kaldırımlarda başında portakal çiçeğinden taçlarla pazara giden yaşlı kadınlara her gün rastlamıyordunuz, ya da saat başı Atatürk Parkı’nda konser izleme şansınız olmuyordu yıl boyunca; yalnızca bir hafta sonu görülecek şeylerdi bunlar Adana’da, Portakal Çiçeği Karnavalı’nda yani.

İstanbul’dan eski bir dostum olan Can gelmişti günübirliğine, karnaval fotoğrafı çekmeye. Tüm cumartesi onunla dolaştım şehirde. Kortejin içine girdik, dışına çıktık; yüzü turuncuya boyalı çocuklar, palyaçolar, motosiklet dernekleri, araba kulüpleri, Borsa Lisesi’nin ilk Anadolu Lisesi’nin son mezunları, gururlu öğretmenler, zarif balerinler, renkli traktörleriyle sevimli çiftçiler, mağrur doktorlar geçip durdular önümüzden alkışlar eşliğinde. Can çeker diye yakaladığım her ayrıntıyı paylaşıyordum onunla, bir copilot gibi hissetmiştim kendimi, ayaklarında yürümekten derman kalmamış mağdur bir copilot…

“Can, şu bando şefini de çeksene. İşini bu kadar ciddiye alan birini görmemiştim...”

“Çok seksi.”

Seksi bulduğu demir perde ülkelerinin çekiç atma şampiyonlarına benzeyen o kadın değildi aslında, Can beğendiği fikirler için kullanırdı bu tanımlamayı. Yalnızca okuduğum kitapları satacağım bir kitapçı dükkanı açmak istediğimi söylediğimde de, sayısal lotoyu istisnasız her hafta tutturacak bir yazılımın mümkün olduğuna dair inancımı paylaştığımda da tepkisi aynı olmuştu, oradan biliyorum.

Şikayet ediyorum ama Can’ın sayesinde biraz olsun açılmıştım. Hatta parkta yürürken bir cep öyküsü fikri de filizlenmişti içimde; şehirli bir hikaye olduğu söylenemezdi gerçi.

Sabah Yürüyüşü

Toprak ıpıslak bir yeşile kesmişti, sanki çim yağmıştı kıra.

Üzerinde çalıştığım romanın -kim bilir kaçıncı kez- son düzlüğüne girmiştim o sıralar, bitirmeden de dışarı adım atmamaya kararlıydım. Kahpe de uzadıkça uzuyordu; haftalardır hemen hiç çıkmamıştım evden, bana yıllar gibi gelmişti.

Kanepede yazmayı bırakıp masaya geçmeyi denemeliydim belki de, hızlanabilirdim böylece. İsim konusunda kararımı versem iyi olacaktı ayrıca;  Albüm ile Behçet Necatigil Şiirlerini Nereye Yazardı arasında hala kararsızdım ve yazdığım metnin adını bilmemek iyiden iyiye yavaşlatıyordu beni…

Her neyse işte, akşama doğru yeterince fotoğraf çektiğini söyleyip İstanbul’a dönmüştü Can; bende kalmasını teklif ettim ama yanaşmadı. Keşke kabul etseydi davetimi, o zaman belki…
Atatürk Parkı’nın önünde ayrıldık. Can taksiye binerken ben de eve doğru yürümeye başladım, o uğultulu kalabalığın arasında. Dansçılar, müzisyenler, palyaçolar ışıltısını kaybetmişti gözümde, fotoğrafları çekilmiş, işleri bitmişti. Yazmak da mı söndürüyordu yoksa, tam bunu düşünürken bir kadın seslendi az öteden.

“İnanamıyorum Sıtkı, hiç değişmemişsin.”

Son birkaç gün içinde görüştüysek haklı olabilirdi, ama hatırlamamıştım onu.

“Kusura bakmayın çıkaramadım.”

Yanıma kadar geldi ve birden sarıldı. Ne yapacağımı bilememiştim.

“Adınızı söylerseniz ben de sarılmak isterim.”

Bir yandan olanca kuvvetiyle sıkmaya devam ediyor, bir yandan da kahkahayla gülüyordu. Sonunda kurtulmuştum kollarından, gözlerinin içine baktım, hayır mümkün değildi, güzel bir kadına bakarken düşünemem zaten, olmamıştı, tanıyamamıştım.

“Ahu ben aptal!”

Yakın arkadaştık demek, ama bir şey ifade etmemişti ismi. Dalgalı kumral saçları, yeşile çalan ela gözleri ve kusursuz vücuduyla tanımasam bile o an tanışmak isteyeceğim bir kadındı karşımdaki. Üstelik Rio için giyinmiş gibiydi, bilet bulamayınca Adana’ya razı olmuştu sanki. Her şeye sıfırdan başlasak olmaz mıydı.

“Almanca Anadolu’dan,” dedi, aklımdan bunlar geçerken. İnanamamıştım, evet ortaokul arkadaşım Ahu’ydu, oydu. Ben lise için başka bir okula geçene kadar üç yıl aynı sınıfta okumuştuk, nasıl hatırlayamamıştım. Kendimi affettirmek için başındaki portakal çiçeği tacını düşürmemeye de özen göstererek kısaca sarıldım tekrar.

Ayaküstü lafladık biraz; onunla konuşmayı özlemiş olduğumu anlayınca irkildim, yokluğunu henüz fark etmediğim ne eksikliklerim daha vardı kim bilir. Kortej çekiciliğini yitirmişse de devam ediyordu o sırada, parkta bangır bangır bir müzik başladığında birbirimizi güç duyar olmuştuk.

“Benim karnavalım bu kadar Ahu. Balkonda bira içmeye gidiyordum,  gelmez misin?”

Kalabalıktan bunaldığını, teklifimi memnuniyetle kabul ettiğini söyledi. Birlikte yola koyulduk. Birlikte yola koyulmayı da özlemiştim, okul yıllarında az yürümemiştik onunla. Ben de ne çok şeyi özlüyordum öyle…

İlk biralarımızı içerken soruları daha çok o sordu. Hayatımdan bahsetmek kadar sevmediğim az şey vardır. Hangi işlerle uğraştığımı, nasıl yaşadığımı anlatmak zor gelir bana. Adana mı yoksa İstanbul mu, tam olarak nerede yaşadığını bile bilmeyen birine ne kolay ki…

İkinci şişelerimizde hava kararmaya başlamıştı. Ahu ısrarla konuyu bana getiriyor, kendi hakkında bir zamanlar İstanbul ve Bursa’da yaşamış olsa da Adana’da oturması,  on yıl kadar önce iş hayatını bırakmış olması dışında bilgi vermiyordu.

Sınıf arkadaşlarımızdan da konuşmaya çalıştık ama adlarını saydıklarımı o çıkaramıyor, onun anlattıklarını mümkün değil ben hatırlamıyordum. Hırsız Cemil’i tanımıyordum, el altından kumar oynatan kahvehane işletmecisi Yekta’yı da. Tikinin geçmediğini duyduğuma üzülmüştüm gerçi ama o kadar, başka bir his yaratmamıştı bende. Konuşurken alnının ortasına vurup duran birini hatırlamayışımı garipsemişti Ahu. Haksız sayılmazdı. Hayır, mutlu sonlarla biten masajlarıyla ünlü salonun sahibi Cenk’i de çıkaramamıştım.

“Yazar adamsın, mutlu sonları bilmen gerek halbuki,” diyerek şuh bir kahkaha atınca okul hakkında daha fazla konuşmamaya karar verdim. Ya yeraltı dünyasına eleman yetiştiren karanlık bir eğitim kurumunda okumuştuk, ya da Ahu her okuldan çıkabilecek çürük yumurtalarla görüşüyordu sadece.

O üç ben dördüncü biraya geçmiştim ki Can aradı havaalanından, yardımlarım için bininci kez teşekkür etmeye. Fotoğraflarla ilgili aklına çok seksi bir fikir geldiğini, olgunlaştığında bana da açacağını söylediğinde, yandık, diye geçirmiştim içimden, her birinin hikayesini yazmamı isteyecek. Çevremdeki hemen herkes yazmamı isteyip durur, pek azı okurdu. Tecrübeliydim. İki gün sonra olgunlaşmış fikrin düşündüğüm şey olduğunu öğrenince şaşırmayacaktım.

 “Sen neler yapıyorsun?”

Ben de bu soruyu bin kez sormuştum Ahu’ya, hakkında elle tutulur bir şeyler öğrenmek için. Sohbetlerde genelde dinleyen taraf olmayı seçmişimdir, ama balkona oturduğumuz andan itibaren ben anlatıyordum sadece, hiç adil değildi.

“Saf mısın nesin be Sıtkı, anlamadın mı hala?”

Alaylı bir ton vardı sesinde, rahatsız olmuştum. Ne tür bir şey anlamam gerekiyordu ki.

“Madem çok merak ettin, 200 Dolar çıkar da gör. Bu dost tarifesi ha ona göre…”

Son sözleri adeta dondurmuştu beni, köpüklü biraya uzanan elim öylece kaldı. Söyleyecek hiçbir şey yoktu, bulamamıştım; o donuk sessizlikte uzaklardan belli belirsiz konser uğultuları gelmişti kulağıma, kar beyazı köpüğün yavaşça inmesini izlerken. Yüzüne de bakamıyordum utancımdan, üzüntümden, adlandırmayı yine beceremediğim o duygu neyse artık ondan dolayı başım önüme düşmüştü.

Ani bir hareket ve emanet bir kuvvetle birayı tuttum az sonra, kocaman bir yudum aldım, ardından babamın tavla masası olarak yaptırdığı ahşap sehpaya bıraktım Arjantin bardağı. Zaten ölümünden beri kırık atıyordum zarları; tavlayı annemin odasındaki naftalin kokulu bir dolaba kaldırıp masasını da balkonda kullanmaya başlamıştım.

Bir anda ağlıyor buldum kendimi, gözyaşlarıma engel olamamıştım. Nasıl olabilirdim ki, balkonumda oturan o kadın benim ortaokul aşkımdı.

                                                                                                                                  
          Sıtkı Silah 
          11.04.2015/Adana

5 Ağustos 2015 Çarşamba

BİR İLİMİZ


Mezarlık ziyaretleri günlük hayatta düşünemediğimiz şeyler getiriyor akla. Benimkisi de buna benzer bir deneyimdi aslında. Belki de bir tür aydınlanma. Ama durun bir dakika, olayı en başından anlatmalıyım. 

Korkumdan heyecanımı unutmuştum. Ayın on üçüydü, üstelik cumaydı ve uçağa biniyordum. Yayıncım arayıp da imza günü için İstanbul’a davet ettiğinde, zamanlamanın farkında bile olmadan kabul etmiştim teklifini. Bir okur bir okurdur, diyordu. Haklıydı. Ona satışlar için elimden gelen katkıyı sağlamaya hazır olduğumu göstermem gerekiyordu. Yazıp bırakan şanslı yazarlardan değildim. Bir yazar olduğum bile şüpheliydi. 

Benim için başlı başına bir gerginlik nedeni olan imza gününe bir de uçak korkusu eklenmişti. Trenle gidemez miydim sanki; yola bir gün önce çıkar, dirseğimi pervazın metalik soğuğuna dayayıp, burnumu ara sıra cama yapıştırarak Toroslar’ı, Konya ovasını, Bolu’yu izlemenin keyfini çıkarır, tekdüzelikten sıkıldığım anlarda Svevo ya da Pirandello okurdum. Onlar da açmazsa İlhan Berk’in Enis Batur’a, Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya, Yahya Kemal’in Ahmet Hamdi’ye yazdığı mektuplara göz atabilirdim. “Yahu Enis, sen insanı deli edersin, bilmem bunu biliyor musun?”, “Yapıtlarımın parasal değerine gelince, pek fazla iddiam yok, ama zamanla herhangi birinin resimleri kadar satılabilir olmazlarsa çok şaşarım doğrusu”,  “Pek muhterem ve pek muazzez muhibbim efendim…” Bir de bakardım ki İstanbul’dayım. Uçağa adımımı atar atmaz böyle düşünmüştüm. Herhangi bir seçim yaptığım an, zihnim değerlendirmediğim alternatifin hikayesini olası sonuçlarına kadar kurmakta ısrarcı davranır nedense.

Sorunsuz bir yolculuktu. Ne korkumun tadına varacak, ne de imza günü stresini doyasıya yaşayacak zamanım olmadı. Önümdeki koltuk arasına konmuş derginin çengel bulmacası tam bir saatimi aldı. Bir saat on beş dakikalık yolun ilk bölümünü sayı saymakla geçirmiştim. İstanbul’a inene kadar kaça varacağımı merak etmiştim.  Daha Toroslar’ı yeni geçmiştik ki, sıkıldım, üç yüz yirmide bıraktım saymayı. Saymak saçmaydı. 

Ardından son yolculuğumu yapıyor olabileceğimi düşünmeye çalışıp hayatımı özetleyen bir cep öyküsü tasarladım içimden.

Hayat Hikayem

Henüz on beş yaşında bir trafik kazasında öldüğümü yıllar sonra anladım.

Hayatımı özetlemek de sandığımdan kısa sürmüştü. Bahsettiğim o dergiye uzandım ben de. Önceki yolcu, bulmacasının bir kısmını çözmüştü; kuşe kağıdın üzerindeki çarpık çurpuk kurşun harfler nasıl da eğreti duruyordu. Çiğnenip atılmış bir sakız kadar biçimsiz ve mide bulandırıcıydılar. Başka seçeneğim yoktu ama, yanıma kitap almayı unutmuştum ve dergideki yazılar ilgimi çekmemişti. Yeni yetme bir dizi oyuncusu gerçek aşkı aradığını söylediği bir röportaj vermişti; bir gezi kulübü yazın görülmesi gereken şehirleri listelemişti, rastlantı bu ya hepsine de uçuşu vardı hava yolu şirketinin; bir başka sayfadaysa hayatımızı değiştireceği iddia edilen on meyve kokteyli sıralanmıştı…

Yukarıdan aşağıya “Karadeniz Bölgesinde bir ilimiz” yolculuk boyunca oyalamıştı beni. Soldan sağa “villa” yazıyordu, o yakışıksız harflerle. “Büyük ve gösterişli ev” sorulmuş, önceki yolcu tereddütsüz cevaplamıştı. Herif zengin olmalı, diye düşünmüştüm, bulmacada onca soruyu yanıtsız bırakmışken “villa”yı atlamamıştı. Henüz hayallerinden vazgeçmemiş otuzlarında bir kadın ya da haziran başından Mersin’deki yazlığına göçüp sezonu orada geçiren bir altmış yaş üstü olamazdı söz konusu yolcu; o harfler orta yaşlı bir erkeğe aitti, bundan emindim. Hafif esmer biriydi hatta, güneş gördüğünde kızıla çalan sütlü kahveydi teni. Elleri küçük ve yuvarlak, siyah kalın kıllı parmaklarıysa etliydi. Taşeron bir firmada çalışıyordu, hayır, bizzat sahibiydi o şirketin; İstanbul’a ana firmayla görüşmeye giderken havalı görüneceğini düşünerek bulmaca çözmeyi denemiş, üç beş sorudan sonra yanında oturan genç kadına daha fazla mahcup olmamak için kokteyl tariflerini okumaya başlamıştı…

İnene kadar yazamadım, villanın “v”siyle başlayan o yitik ili. Yozgat, Kastamonu, Zonguldak, Sinop, Samsun, Trabzon, bana hep o bölgeden dışlanmış izlenimi vermiş Bolu, tekrar Zonguldak… Bir türlü bulamıyor, son olarak yine Zonguldak’ı mırıldanıyordum ümitsizce. Neden bilmiyorum.

Van geliyordu aklıma, başka da “v” harfiyle başlayan il bilmiyordum. Doğu Anadolu Bölgesindeydi o; soğuk, daha da önemlisi kısa kalıyordu. Başka soruları cevaplayıp, çıkan harflerle o ili bulmayı da yedirememiştim gururuma. Kemer ikaz ışıkları yanıp da inişe geçtiğimizde aldığım gibi bıraktım bulmacayı; çiğnenmiş bir sakıza dokunmuşçasına tiksinerek.

İndiğimizde hala huzursuzdum. Yolculuğu atlatmıştım ama o soru takılıp kalmıştı aklıma. Havaalanında kadim dostum Yiğit karşıladı beni, imza gününün düzenleneceği kitapçıya gitmeden önce yemek yiyip bir şeyler içecektik birlikte. Arabaya bindiğimizde ona da sordum, Karadeniz’de “v’” harfiyle başlayan bir şehir bilip bilmediğini. Vancouver, dedi ciddiye de alınabilecek bir sırıtışla. Benim aklıma ilkin Van geliyordu, onunkine Vancouver, farkımız buydu işte. Dünyam ne kadar da küçüktü…

Ve o küçük dünyama ne kadar tuhaf insan varsa sıkıştırmıştım. Yiğit, açık ara en garipleriydi. Havaalanından doğruca Aşiyan Mezarlığı’na sürdü arabayı. On üçüncü cuma uçağa biniyor, yere iner inmez de mezarlığa gidiyordum. Planından bahsettiğinde “Harika fikir,” dedim ona, “çıkışta da bir morg yaparız belki…”

Tanıdığım tek bibliyofildi Yiğit, onu kaybetmeyi göze alamazdım. Çocukluk arkadaşlığının yanında, hatta öncesinde, varoluşsal bir dayanışma da vardı aramızda. Entelektüel anlamda kollardık birbirimizi; keşfettiğimiz yazarları, şairleri paylaşır, nokta atış kitaplar tavsiye ederdik birbirimize, sımsıkı metinler… Yiğit önerdiğim tüm kitapları edinir, çoğunu okumazdı; bibliyofilinin okumakla çok da bir ilgisi olmadığını ondan öğrenmişimdir.

Neyse işte, Turgut Uyar hakkında bir kitap aldığını, mezarını ziyaret etmek istediğini söylemişti bana. Turgut Uyar denince akan sular durur bende; hemen kabul etmiştim bu albenili emrivakiyi. Böylece yola koyulduk…

Mezarlıkta kimseler yoktu. Bekçinin bize gösterdiği o yakın ilgiyi yardımseverlikten ya da sanat aşkından çok buna bağlıyorum şimdi düşününce; galiba sıkıntıdan patlamıştı. Yüzüne yaşlı ifadesi veren sağlıksız bir zayıflığı vardı adamın. Konuşurken gençleşiyor gibiydi ama; belki de bu nedenle çok konuşuyordu.

İlk olarak, arabayı bıraktığımız avlunun karşısında Yahya Kemal’in ve pek muhterem ve pek muazzez muhibbisinin mezarlarına uğradık, birer selam çaktık.

Sonrasında Turgut Uyar’ın mezarını bildiğini, bizi ona götürebileceğini söyleyip dar yoldan yukarılara doğru yürümeye başladı bekçi. Yiğit başka isimler de sormuştu bu yürüyüş sırasında, tüm mezar taşlarını ezberlemişe benzeyen rehberimize. “O burada”, “O burada değil” oluyordu cevapları. Onlardan hala yaşıyorlarmışçasına bahsetmesi hoşuma gitmişti. Bir ara kendimi de sormayı düşündüm, “O burada değil” yanıtını aldığımda “Emin misin?” diyebilmek için. Elbette ki yapmadım.

Turgut Uyar’ın mezarına vardığımızda biraz soluklandık, en tepeye çıktığımızı düşünmüştüm, öyle tırmanmıştık. Yanılgım uzun sürmedi, Edip Cansever’inki daha da yukarıdaydı çünkü. Harikulade manzarasıyla nefis bir mezardı; huzur içinde yatsın. Sonrasında Özdemir Asaf ve Orhan Veli’yi de ziyaret ettik, ve daha başkalarını…

Kırk beş dakika içinde Beyoğlu’ndaki bir kitapçıda olmam gerekiyordu, oysa ben bir bekçi ve bibliyofille mezardan mezara dolaşıp duruyordum. İlhan Berk yoktu, Tezer Özlü buradaydı, Cevdet Kudret ve Attila İlhan da; Reşat Nuri yoktu,  bunu “Demin çıktı,” der gibi söylemişti bekçi. Yiğit’in yoklaması biteceğe benzemiyordu açıkçası, Turgut Uyar’ın mezarıyla yetinememişti…

Peşlerinden yürürken, kitapları imzalarken kullanabileceğim çarpıcı sözler bulmaya çalışıyordum bir yandan da. Çabam sonuç vermiyor, aklıma parlak bir şey gelmiyordu; yine sevgilerle diye imzalayacaktım anlaşılan, keyifli okumalar dileyecektim okuyucularıma. Kendimi zerre geliştiremedim bu alanda; tüm yaratıcılığımı kitabın inşasına harcıyor olmalıyım, sıra imzalamaya gelince afallıyorum her seferinde…

Her neyse, Özdemir Asaf’tan Tevfik Fikret’e mi geçerkendi yoksa Onat Kutlar’dan Orhan Veli’ye mi tam hatırlamıyorum, hostes Rona Altınay’ın mezar taşını gördüm. Olduğum yere çakıldım kaldım. Yiğit tam o sırada çenesi de adımları kadar hızlı çalışan adama Yakup Kadri’yi sordu. Birden parçalar birleşiverdi bende. Rona Altınay’ın mezarına bakarken “Tabii ya,” diye bağırdım, “büyük ve gösterişli ev villa değil, konak. Herifin kıçından haberi yok!” İkisi de durmuş beni izliyordu. “O herif kim?” diye sordu Yiğit, bakışlarında merak ve endişe okunuyordu. “Boş ver o taşeronu,” dedim, “cevap Kastamonu.”

              Sıtkı Silah 
              21.03.2015/Adana